Yazılar —
Kafka'nın saatleri neden birbirini tutmaz?
Bir günlük cümlesinden terapi odasına: iç saat, dış saat ve aradaki fark
Bir odada iki saat olsun. Biri duvarda, herkesin gördüğü yerde. Öteki görünmüyor; ama işlediğini biliyoruz, çünkü odadaki insan ona göre yaşıyor. Duvardaki saat sabahın dokuzunu gösterirken öteki gece yarısını geçmiş olabilir. Ya da tersi: dışarıda gün ilerlemiş, içerideki saat aylardır aynı tarihte duruyor.
Böyle bir odada en zor şey, hangi saate göre kalkacağına karar vermektir.
Franz Kafka, 1922 yılının Ocak ayında, günlüğüne kısa bir cümle yazar. Saatlerin birbirini tutmadığını söyler. İçerideki, insana yakışmayan bir hızla koşturmaktadır; dışarıdaki ise tökezleyerek, her zamanki yolunda ilerler. Cümle bu kadar. Ne bir açıklama, ne bir teselli.
O günlerde Kafka uyuyamıyordur. Haftalardır. Prag'da, kendi odasında, gece boyunca uyanık kalan bir zihnin sabaha nasıl vardığını yazar. Cümleyi bu bağlamda okuyunca iki saat imgesi bir buluş olmaktan çıkar; bir uykusuzun tanıklığına dönüşür. Sabah geldiğinde dışarıdaki saat sıfırdan başlar. İçerideki çoktan yorulmuştur.
Bu yazıda o cümlenin peşinden gitmek istiyorum. Önce kelimelerin, sonra odanın, sonra da bugün o odada oturan insanların peşinden.
Almanca metinde iki saat için iki ayrı fiil kullanılır. İçerideki saat için Kafka'nın seçtiği fiil, avlanmakla, kovalamakla ilgili bir fiildir; bir şeyin peşinde koşan, durmayan bir hareket. Dışarıdaki saat için seçtiği fiil ise takılmayı, duraksamayı anlatır. Yani Kafka iki saatten birine "normal" demiyor. Biri fazla hızlı, öteki fazla ağır. İkisi de rahat işlemiyor.
Bir Germanist olarak bu ayrıntıyı önemsiyorum. Cümleyi "iç dünyam hızlı, dış dünya yavaş" diye özetlemek kolay; ama Kafka'nın yaptığı bu değil. O, dış dünyanın da kendi hâlinde aksadığını görüyor. Dışarıdaki hayat sağlam bir zemin değil. Tökezleyerek de olsa ilerleyen bir şey.
Belki de bu yüzden cümle bir asır sonra hâlâ tanıdık geliyor. İnsan iç saatinin hızından şikâyet ederken dışarıdaki saati düzgün sanır. Oysa dışarıdaki saat de duraksar: bir cevap gecikir, bir randevu ertelenir, bir mektup gelmez. İki saatin farkı, birinin bozukluğundan değil, ikisinin de kendi bozukluğuyla işlemesinden doğar.
Aynı günlük kaydında Kafka daha ileri gider. İçerideki bu koşturmanın insanın kendini gözlemesinden beslendiğini yazar; zihin kendi üstüne döndükçe hızlanır, hızlandıkça daha çok döner. Sonra iki ihtimal görür. Bu koşuşturma insanı parçalayabilir. Ya da bir yere doğru yönelebilir; Kafka'nın ifadesiyle, son bir dünyevi sınıra doğru bir hücuma dönüşebilir.
Bu ikinci ihtimalin edebiyatla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kafka, iç saatin hızını durdurmayı değil, ona bir yön vermeyi tasarlıyor gibi.
Nitekim üç hafta sonra, karla kaplı bir dağ kasabasında, Şato'yu yazmaya başlar. Romanın kahramanı bir kadastrocudur; köye gece vakti gelir ve kimse onu beklememektedir. Kitap boyunca ne bir randevuya yetişebilir ne de bir kapıdan zamanında geçebilir. Şato'nun saati ile K.'nın saati hiçbir zaman aynı vakti göstermez.
Günlükteki cümle ile roman arasında bu kadar kısa bir zaman olması bana tesadüf gibi gelmiyor. Kafka önce farkı yazdı; sonra farkın içinde yaşayan bir insanı.
Şimdi odaya dönelim. Terapi odasına.
Kafka'yı hiç okumamış insanlar, aynı cümleyi başka kelimelerle söyler. Biri gece üçte uyandığını, kafasının çoktan güne başlamış olduğunu anlatır. Yapılacak işler, verilecek cevaplar, geçen haftadan kalan bir konuşma; hepsi sırada bekliyordur. Sabah olduğunda dışarıdaki dünya yeni uyanmıştır. O ise günün yarısını çoktan yaşamış gibidir.
Bir başkası tersini anlatır. Dışarıda aylar geçmiş, mevsim değişmiş, insanlar başka konulardan söz ediyor. Onun içindeki saat ise bir tarihte durmuş. Bir kayıp, bir ayrılık, bir cümle. Herkes ilerlerken o aynı günün içinde uyanıyor.
İki durum birbirine zıt görünür. Aslında aynı odadır. Birinde iç saat koşuyor, ötekinde dış saat koşuyor; her ikisinde de insan, iki saatin arasında kalmış bir yerde yaşıyor.
Bu insana "saatini ayarla" demek pek az işe yarar. Zaten günlerdir kendi kendine bunu söylüyordur. Yavaşla. Toparlan. Hayatına devam et. Cümleler doğrudur; ama iki saatin arasındaki boşluğu görmez. Sanki mesele bir düğmeyi çevirmekmiş gibi konuşur.
Türk edebiyatında bu meselenin bir de kendi hikâyesi var. Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde bütün bir kurum, şehrin saatlerini birbirine uydurmak için kurulur. Herkesin saati aynı vakti gösterirse hayatın da düzeleceği varsayılır. Roman, bu varsayımın komedisini anlatır.
Kafka ile Tanpınar'ı yan yana koyunca ortaya ilginç bir şey çıkıyor. Kafka, iki saatin farkını içeride yaşıyor ve bunu kimseye düzelttirmiyor. Tanpınar ise farkı bir kuruma teslim eden bir toplumu anlatıyor; sonuç, saatlerin uyuşması değil, herkesin başka bir yalanla yaşamayı öğrenmesi oluyor.
İki yazar da aynı şeyi biliyor gibidir: saatler dışarıdan ayarlanmaz.
Peki ne yapılır?
Varoluşçu bir bakışla bu soruya verilecek ilk cevap, bir şey yapmamak olabilir. Yani farkı hemen kapatmaya çalışmamak. İnsan iki saatin arasında kaldığını fark ettiğinde ilk isteği bunlardan birini susturmaktır. Ya iç saati uyuşturur ya da dış dünyayı bir süre kapatır. İkisi de kısa vadede rahatlatır. Uzun vadede odayı daha da daraltır.
Terapide farklı bir şey olur. İki saatin de sesi duyulur. Danışan iç saatinin hızını anlatırken karşısında biri oturur ve o hıza, en azından bir saatliğine, eşlik eder. Sonra dış saatin sesi gelir: seans biter, kapı açılır, dışarıda hayat kendi tökezleyen yolunda devam etmektedir. Bu iki hareket arasında bir şey olur ki adını koymak kolay değil. İnsan, iki saat arasındaki farkla yaşamayı öğrenmeye başlar.
Kafka'nın cümlesinde beni en çok tutan yer bu. O, saatlerin uyuşmadığını söylüyor; uyuşmasını beklemiyor. Farkı kaydediyor ve ertesi gün yazmaya devam ediyor.
Belki de bir insanın iki saatinin birbirini tutmaması bir arıza değildir. Belki de insan olmanın kendisidir: içeride başka, dışarıda başka bir hızla yaşamak ve bu ikisini her sabah yeniden bir araya getirmeye çalışmak. Bazı sabahlar olur. Bazı sabahlar olmaz.
Bir Germanist ve terapist olarak bu cümleyi okurken iki ayrı iş yapmıyorum. Kafka'ya bir uykusuzluk tanısı koymak istemiyorum; günlüğün edebî değerini de klinik gözlemlerle örtmek istemiyorum. Yalnızca, bir insanın gece yarısı yazdığı bir cümlenin, bir asır sonra başka insanların odalarında nasıl hâlâ duyulduğuna bakıyorum.
Cümlenin yazıldığı gece Kafka'nın uyuyup uyumadığını bilmiyoruz. Ama üç hafta sonra bir dağ kasabasında, karların içinde, bir masaya oturduğunu biliyoruz.
Zihnimde kalan görüntü bu. Kafka'nın yazdığı bir sahne değil, günlüğün bende devam ettiği yer: Küçük bir pansiyon odası. Pencerede kar. Masada bir defter. Duvarda bir saat var, ama ona bakmıyor.
Saatler uyuşmadı. Yine de yazdı.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.