Yazılar —
Zweig'ın Satranç'ında kapatılmışlık
Dr. B.'nin hücresinden bir zihnin kendi kendine oynadığı oyuna
Bir otel odasında insanın ilk yaptığı şeylerden biri, eşyalarını bir yere bırakmaktır. Ceketini çıkarır, pencereye gider, yatağın kenarına oturur. Birazdan dışarı çıkacaktır. Aşağıda bir sokak, sokakta kendisini tanımayan insanlar vardır. Odada kalmak da mümkündür; anahtar kendisindedir.
Şimdi o anahtarı alalım.
Eşyalar odada kalsın. Yatak, masa, kapı yerli yerinde dursun. Yalnızca dışarı çıkma imkânını kaldıralım. Bir de ne zaman çıkacağını bilme hakkını.
Aynı odanın içinde başka türlü yürümeye başlarız.
Stefan Zweig'ın Satranç'ını düşünürken önce bu odaya dönüyorum. Gemideki karşılaşmadan, taşların hareketinden, kimin kimi yeneceğinden önce, kapısı dışarıdan açılan bir odaya. Dr. B., Gestapo tarafından bir otel odasında tecrit edilir. Ondan istenen bilgileri almak için dış dünyayla bağı kesilir; okuyabileceği, yazabileceği, zihnini meşgul edebileceği şeylerden yoksun bırakılır. Zweig, bir insanı çözmenin ne kadar sistemli bir iş hâline getirilebildiğini gösterir.
Böyle bir odada sabahın gelmesi yeterli olmayabilir. Sabahı sabah yapan bir şey gerekir. Bir yere yetişmek, birine cevap vermek, önceki günden kalan bir işi tamamlamak. Yapılacakların bazıları can sıkıcıdır; yine de insanı günün içine yerleştirirler. Birinin bizi beklemesi, çoğu zaman üzerinde düşünmediğimiz bir bağdır.
Dr. B.'nin odasında beklemek vardır. Bekleyen birinin yanına gitmek yoktur.
Okurken, dışarıdaki sıradan bir konuşmanın bu odada nasıl bir ağırlık kazanacağını düşünürüm. Birinin kapıyı açıp önemsiz bir şey anlatmasını. Yanlış adrese gelmiş olmasını bile. Kendisi hakkında hiçbir şey öğrenmek istemeyen bir yabancının, yalnızca yolu sormasını.
Çünkü sorgulanmakla kendisine söz verilmesi arasında büyük bir fark vardır. Sorguda her cümle kullanılabilir. İnsan ağzını açmadan önce söylediklerinin nereye götürüleceğini hesaplar. Konuşmak, bir başkasına yaklaşmanın yolu olmaktan çıkar; korunması gereken bir sınır hâline gelir.
Üstelik sorgu bittiğinde düşünce bitmez. Odaya geri döner.
Ne söyledim? Neyi biliyorlar? Bir önceki cevabımla bunu yan yana koyarlarsa ne çıkar?
Kapı kapanmıştır. Konuşma içeride sürer.
Bir Germanist olarak beni Zweig'a yaklaştıran şeylerden biri, düşünceyi hareket ettirebilmesidir. Dışarıdan bakıldığında pek az şey olurken metnin içinde yoruluruz. Bir insanın aklından geçenleri öğrenmekle kalmayız; onun düşünme hızına, takılıp kaldığı yere, aynı ihtimale yeniden dönüşüne katılırız.
Satranç'ta bu yakınlık zaman zaman rahatsız edicidir. Okur olarak sayfayı çevirebiliriz. Dr. B.'nin böyle bir imkânı yoktur.
Sonra eline bir kitap geçer.
Sorgu öncesinde bekletildiği yerde gizlice aldığı bu kitap, ustaların satranç partilerini içerir. Önce hamleleri öğrenir, sonra onları zihninde yeniden kurar. Bir süre için günlerinin içine uğraşılacak bir iş girer. Fakat bildiği partiler tükenince kendi kendine oynamaya başlar. Beyazın tasarısını bilen zihin, siyahın cevabını da üretmek zorundadır.
Burada biraz durmak istiyorum.
Kitabı bulduğu anda, onun için iyi bir şey olmasını isteriz. Okurken neredeyse rahatlarız. Artık dayanabileceği bir uğraş vardır. Zihni çalışacaktır. Saatler geçecektir.
Bu rahatlama bana anlamlı geliyor. Bir başkasının acısını dinlerken de çoğu zaman benzer bir aceleye kapılırız. Bir çözüm bulunduğunda konuşmanın geri kalanını daha kolay karşılayacağımızı düşünürüz. İşine dönmüşse, yazmaya başlamışsa, kendisine bir meşgale edinmişse biraz ferahlarız.
Oysa o uğraşın insanın hayatında nasıl bir yer tuttuğunu henüz bilmiyoruzdur.
Akşam olduğunda bırakabiliyor mu? Yorulduğunu fark ediyor mu? Başka bir şeye ilgi duyabiliyor mu? Yaptığı iş bir gün aksarsa kendisini nasıl hissediyor?
Dr. B.'nin satrancı, beni bu sorulara götürüyor.
Başlangıçta ona zaman kazandıran oyunun giderek bütün zamanını istemesini izliyoruz. Okur olarak sevindiğimiz şeyden kuşkulanmaya başlıyoruz. Yine de önceki sayfalardaki sevincimizi geri alamayız. O koşullarda eline geçen kitabın değerini biliyoruz.
Zweig, bizi kolay bir hükümden mahrum bırakır. Keşke hiç oynamasaydı diyemeyiz. Oynamaya devam etsin de diyemeyiz.
Varoluşçu terapiyle edebiyatın buluştuğu yer, benim için tam burada beliriyor: Bir insanın yaptığı şeyi, içinde bulunduğu hayatı görmeden anlayamayacağımız yerde.
Dr. B.'ye dışarıdan bakıp fazla düşündüğünü söylemek kolaydır. Odasını unutursak bunu söyleyebiliriz.
Oysa onun düşüncesi, elinden alınan imkânların arasında çalışır. Kendi isteğiyle seçtiği bir inzivada değildir. Yalnızlığın ne zaman biteceğini belirleyemez. Başına gelenlere anlam vermeye çalışırken bile yeni bir sorguya götürülme ihtimali vardır.
Bu nedenle Satranç'ı yalnızca insanın kendi zihninde kurduğu hapishane üzerine bir metin olarak okumakta tereddüt ederim. Dr. B.'yi odaya kapatanlar vardır. Kapıyı kilitleyen el gerçektir. Zihninde olup bitenleri konuşurken bu eli gözden kaybetmek, hikâyenin sorumluluğunu tutsağın üzerine bırakır.
Varoluşçu bir bakışın özgürlük hakkında konuşurken bu sınırı gözetmesini önemsiyorum. İnsan her koşulu seçmez. Bazen önündeki seçenekler korkunç derecede daraltılmıştır. Böyle birine seçimlerinden söz etmeden önce, nelerin elinden alındığını anlamak gerekir.
Ben Dr. B.'nin yanında oturabilseydim, ona ilk olarak neden duramadığını sormak istemezdim.
Durduğu zaman ne olduğunu merak ederdim.
Bu, novella üzerine düşünürken kendime yönelttiğim bir soru. Çünkü taşlar çekildiğinde geriye yine o oda kalır. Odanın içinde bekleyen beden, kapının dışındaki ayak sesleri, cevabı bilinmeyen sorular.
Satrançtan vazgeçmek, dışarı çıkmak anlamına gelmez.
Kendi kendine satranç oynamanın tuhaf bir açmazı vardır. Karşı tarafı şaşırtmak istersiniz; fakat karşı taraf düşündüğünüzü bilmektedir. Bir plan kurar, sonra o plana karşı savunma hazırlarsınız. Bulduğunuz açık, biraz önce korumaya çalıştığınız yerdedir.
Dr. B.'nin hikâyesindeki bu düzen, bana gündelik hayatın bazı gecelerini düşündürüyor.
Burada tarihsel bir işkenceyi sıradan sıkıntılarla eşitlemek istemem. Yine de metnin gösterdiği düşünme biçiminin daha küçük izlerini tanıyabiliriz.
Örneğin, bitmiş bir konuşmayı yatağında yeniden yapan birini düşünelim. Bu, herhangi bir danışanın hikâyesi değil; çoğumuzun gözünün önüne getirebileceği bir sahne.
O kişi bu kez doğru cevabı bulur. Söylemesi gereken cümle nihayet hazırdır. Ardından karşısındakinin verebileceği cevabı düşünür. O cevaba da itiraz eder. Bir süre sonra ilk konuşmada hiç söylenmemiş sözlere üzülmeye başlamıştır.
Yatak odasında tek kişidir. Tartışma iki kişiyle sürmektedir.
Bir noktada telefonuna uzanır. Eski mesajı açar. Kelimelerin sırasına yeniden bakar. Belki önceki okumada gözünden kaçan bir şey vardır.
Sabah işe gidecektir.
Bu sahnede beni ilgilendiren, insanın düşünerek bir yere varma çabasının hangi anda aynı yerde dönmeye başladığıdır. Bazen bir konuşmayı yeniden düşünmek gerçekten işe yarar. Kırdığımız birini fark eder, özür dilemeye karar veririz. Bazen de her yeni düşünce, bir sonrakini zorunlu kılar. Karar ertelenir; gece ilerler.
Böyle bir durumda "Düşünmeyi bırak" cümlesi pek az şey anlatır. O kişinin, düşünceyi bırakırsa neyle karşılaşacağını bilmeyiz. Haksızlığa uğramış olmanın cevapsızlığı mı? Bir ilişkinin gerçekten bitmiş olması mı? Karşısındaki insanın kendisini hiçbir zaman istediği gibi anlamayabileceği ihtimali mi?
Benim varoluşçu okumamda mesele, belirsizliğin bütünüyle giderileceği bir son hamleyi beklemekte düğümlenir. İnsan o hamleyi bulursa rahat edeceğini düşünür. Fakat hayat, karşı tarafın bütün hamlelerinin önceden hesaplanabildiği bir düzende ilerlemez.
Bazen cevap gelmez. Bazen gelen cevap yeterli olmaz. Ertesi gün yine kalkmak gerekir.
Dr. B.'nin hikâyesinde beni en çok düşündüren eksiklik, karşısında özgürce konuşabileceği birinin bulunmamasıdır.
Bir başkası, yalnızca bizi anlayan kişi değildir. Bazen yanlış anlayarak da düşüncemizin akışını değiştirir. Beklemediğimiz bir soru sorar. Bizim çok önemli bulduğumuz ayrıntıyı atlar, aceleyle geçtiğimiz bir kelimede durur. Sinirleniriz. Sonra neden orada durduğunu merak ederiz.
Kendi kendimize yaptığımız konuşmada ise karşı tarafın sözlerini de biz dağıtırız.
Bu yüzden terapi ilişkisinin benim için önemli yanlarından biri, karşıdaki insanın önceden yazılmış bir rolü eksiksiz oynamamasıdır. Kişi kendisinin suçlanacağını beklerken bir soru duyabilir. Hemen teselli edilmek isterken anlattığı olayın ayrıntısına dönülebilir. Her şeyi çok iyi açıkladığını düşünürken, açıklamanın içinde kendisine yer kalmadığını fark edebilir.
Bunların hiçbiri tek başına mucize değildir. Bazen bir konuşma yalnızca bir konuşmadır. Fakat başka birinin gerçekten orada bulunması, düşüncenin kendi kurduğu cevaplarla yetinmesini zorlaştırır.
Edebiyatta da buna benzeyen bir imkân buluyorum. İyi bir karakter, hakkındaki ilk fikrimize itaat etmez. Bir sayfada anladığımızı sandığımız insan, birkaç sayfa sonra bizi yeniden düşündürür.
Dr. B.'yi yalnızca kırılmış biri olarak görürsek becerisini kaçırırız. Yalnızca olağanüstü bir zihin olarak görürsek yaşadıklarının bedelini.
Onunla biraz daha kalmamız gerekir.
Novella bizi yeniden gemideki satranç masasına getirir. Dr. B., dünya şampiyonu Czentovic'le karşılaşır. İlk başarısının ardından devam eden oyunda eski zorlanmanın belirtileri belirir; anlatıcının müdahalesiyle durumu fark eder ve oyundan çekilir.
Bu sahneyi okurken masanın çevresindekilerin beklentisini anlamak zor değildir. Olağanüstü bir şey görmek isterler. Şampiyonun yenilmesini, hiç beklenmeyen bir oyuncunun kazanmasını.
Okur da bu isteğe katılabilir. Ben de katılıyorum. Sonra kimin adına ne istediğimi yeniden düşünmek zorunda kalıyorum.
Çünkü Dr. B.'nin başarısı, ona iyi gelip gelmediği sorusunu bir süreliğine unutturabilir. Bir insanın bir şeyi çok iyi yapabilmesi, onu yapmaya devam edebileceği anlamına gelmez.
Masadan çekilişini varoluşçu açıdan önemli bulmamın nedeni bu. O anı parlak bir zafer diye adlandırmak istemiyorum. Böyle söylersem yine ondan bir başarı hikâyesi çıkarmış olurum. Oysa sahnenin güçlüğü, geride tamamlanmamış bir oyun bırakabilmesinde.
Başkalarının merakı sürebilir. Rakibi kendisini yanlış değerlendirebilir. Yeteneği hakkında eksik bir hüküm verilebilir.
Bunların hepsini düzeltmeden de kalkması gerekir.
Gündelik hayatta bu kadarını kabul etmek bazen çok zor gelir. Son sözü söylemeden uzaklaşmak, kendimiz hakkındaki yanlış fikri düzeltememek, yapabileceğimiz bir şeyi sürdürmemeye karar vermek. İçeride hemen bir itiraz yükselir: Ama henüz bitmedi.
Evet, bitmemiştir.
İnsan yine de yorulmuş olabilir.
Bir Germanist ve terapist olarak Satranç'ı okurken iki ayrı metin okumuyorum. Bir yanda edebî eseri inceleyip öbür yanda karaktere tanı koymaya çalışmıyorum. Zweig'ın kurduğu sahnenin içinde, insanın kendisini koruma çabasını ve bu çabanın bedelini birlikte görmeye çalışıyorum.
Dr. B.'nin yaşadıklarından herkes için geçerli bir iyileşme reçetesi çıkarmak mümkün görünmüyor. Metin buna ihtiyaç da duymuyor. Bir otel odasını, bir kitabı ve satranç masasından çekilen bir insanı yeterince yakından gösteriyor.
Geri kalanını okur yanında taşıyor.
Benim yanımda kalan, oyunun sonundaki o kalkma hareketi.
Bunu düşündüğümde zihnimde metnin sonrasına ait küçük bir görüntü oluşuyor; Zweig'ın yazdığı bir sahne değil, okumanın bende devam ettiği yer: Masanın çevresindekiler hâlâ taşlara bakarken Dr. B. birkaç adım uzaklaşmış. Arkasında biri oyundan söz ediyor. Durup açıklama yapması mümkün.
Yürümeye devam ediyor.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir karaktere ya da kişiye tanı koymaz.