Yazılar

Tanpınar ve bekleyişin psikolojisi

Huzur'da zaman neden hep bir eşikte durur?

Bekleyen insanın bir duruşu vardır. Kapının yanında ayakta durur, oturursa koltuğun ucuna oturur. Elinde bir şey tutar; bir telefon, bir gazete, bir çanta sapı. Ne içeridedir ne dışarıda. Bulunduğu yer, iki yer arasındaki geçittir ve orada uzun kalmak için yapılmamıştır.

Tanpınar'ın Huzur'unu okurken bu duruşu tanıdım. Roman baştan sona bir eşikte geçer.

Kitap, İstanbul'da tek bir günü anlatır. 1939 yazının sonu; Avrupa'da savaşın başlamasına saatler kalmıştır. Mümtaz, hasta yatan İhsan için ilaç ve hastabakıcı bulmak üzere sokağa çıkar. Bütün gün şehirde dolaşır; eczaneler, vapurlar, kahveler, tanıdık yüzler. Akşam eve döndüğünde radyo savaşı duyurur. Aradaki saatlerde ise geçen yaz vardır: Nuran'la Boğaz'da geçirilen, artık bitmiş bir yaz.

Yani Mümtaz'ın günü üç bekleyişin içinde geçer. İlacı bekler. Savaşı bekler. Ve bir daha gelmeyeceğini bildiği hâlde Nuran'ı bekler.

Bu üçü aynı türden değildir. İlaç bulunabilir; savaş kaçınılmazdır; Nuran gitmiştir. Ama Mümtaz üçünü de aynı duruşla bekler. Koltuğun ucunda. Kapının yanında.


Tanpınar'ın cümlelerinde zamanın nasıl işlediğine dikkat etmek gerekir. Bu cümleler ilerlemez; genişler. Mümtaz bir sokağa girer ve o sokakta bir yıl önceki bir akşam yeniden başlar. Bir vapur düdüğü duyar; düdükle birlikte bir bütün mevsim geri gelir. Bugün, geçen yılın içinden görünür. Geçen yıl, bugünün içinden.

Bir Germanist olarak bu tekniğe Avrupa romanından aşinayım. Ama Tanpınar'ın yaptığı, hatırlamayı anlatmak değil. Onun anlattığı, hatırlamanın şimdiyi nasıl boşalttığıdır. Mümtaz'ın önünde bir eczane vardır ve o eczanenin önünde durmakla geçen yılın bir bahçesinde durmak arasında fark kalmamıştır.

Bekleyen insanın şimdisi böyle boşalır. Beklediği şey gelmemiştir; gelene kadar bulunduğu yer geçici bir yerdir. Geçici bir yerde ise hiçbir şeye tam yerleşilmez. Yemek yenir, ama sofra kurulmaz. Uyunur, ama yatak açılmaz.


Terapi odasında bu duruşu sık görürüm.

Biri bir sonuç bekliyordur: bir tahlil, bir sınav, bir mahkeme kararı. Sonuç gelene kadar hayatını askıya almıştır. Sorulduğunda "sonra bakarız" der. Tatil sonra, taşınma sonra, o zor konuşma sonra. Şimdi yalnızca beklemek vardır.

Bir başkası bir insanı bekliyordur. Giden birini. Gitmiş olduğunu bilir; ama telefon çaldığında hâlâ o olabilir. Her akşam eve dönerken kapının önünde bir an durur. O anda ne olduğunu sorsanız anlatamaz. Yalnızca, bir şey olabilirmiş gibi durur.

Bir üçüncüsü ise kötü bir şeyi bekliyordur. Bir hastalığın ilerlemesini, bir işin bitmesini, bir ilişkinin çözülmesini. Kötü haberin geleceğini bilir; ne zaman geleceğini bilmez. Böyle bir bekleyişte insan haberin kendisinden çok, haberin gelmediği saatleri taşımak zorundadır.

Mümtaz'ın günü bu üç bekleyişi tek bir bedende toplar. İlaç, Nuran, savaş. Okur olarak onunla birlikte İstanbul'da yürürken, bu üçünün nasıl birbirine karıştığını fark ederiz. Savaş haberi geldiğinde artık Nuran'ın gidişinden ayırt edilemez. Bir kayıp, öteki kaybın sesiyle konuşur.


Bekleyişin psikolojisi üzerine yazılanların çoğu, beklemeyi bir sabır meselesi gibi ele alır. Bekleyebilen insan olgundur, bekleyemeyen aceleci. Tanpınar bu ikilikle ilgilenmez. Onun Mümtaz'ı hem sabırlı hem de tükenmiştir. Bütün gün bekler ve beklerken kendinden bir şey eksilir.

Varoluşçu bir gözle bakınca mesele sabır değil, yerleşmedir. Bekleyen insan, içinde bulunduğu ânı bir yer olarak değil, bir geçit olarak yaşar. Geçitte ise kimse ev kurmaz. Bu yüzden uzun bekleyişler insanı yalnızca yormaz; ona bulunduğu hayatta bir misafir gibi hissettirir.

Mümtaz kendi şehrinde misafir gibidir. Doğduğu, büyüdüğü, her sokağını bildiği şehirde. Geçen yaz bu sokaklar onun eviydi; Nuran'la birlikte. Şimdi aynı sokaklar bir bekleme odasına dönüşmüştür.

Bu, romanın adını da başka türlü okumamı sağlıyor. Huzur, kitapta bulunan bir şeyin değil, beklenen bir şeyin adıdır. Mümtaz onu geçen yaz bir an tatmıştır. Bütün gün o ânın geri gelmesini bekler. Gelmez.


Peki bu insana ne söylenir?

"Beklemeyi bırak" demek kolaydır ve hiçbir şey söylemez. Beklediği şey bir insansa, beklemeyi bırakmak o insanı bir kez daha kaybetmek demektir. Beklediği şey bir sonuçsa, bırakmak elinde değildir. Beklediği kötü bir haberse, bırakmak haberi getirmez; yalnızca ondan önceki saatleri daha da sessizleştirir.

Terapide farklı bir şey denenir. Bekleyişin kendisi konuşulur; beklenen şey değil. Kapının önünde durduğu o anda ne olduğu. Sofrayı neden kurmadığı. Hangi şeyleri "sonra"ya bıraktığı ve o "sonra"nın kaç yıldır sürdüğü.

Bazen küçük bir şey olur. Kişi bekleme odasında bir sandalyeyi kendine çeker. Duvara bir resim asar. Bir yemeği bekleyerek değil, yiyerek yer. Beklediği şey hâlâ gelmemiştir; ama bekleyen insan bulunduğu yere biraz yerleşmiştir. Bu bir çözüm değildir. Bir duruş değişikliğidir.

Tanpınar'ın Mümtaz'ına bu imkân verilmez. Roman onu eşikte bırakır; kelimenin gerçek anlamıyla. Son sayfalarda Mümtaz, elinde ilaçla eve dönerken merdivende düşer. Ne dışarıdadır ne içeride. Yukarıdan radyo duyulur: savaş başlamıştır.


Bir Germanist ve terapist olarak Huzur'u okurken Mümtaz'a bir şey önermek istemiyorum. O bir roman kişisi; benim değil, Tanpınar'ın. Yalnızca, bir insanın bütün bir günü bir eşikte geçirmesinin ne demek olduğuna bakıyorum. Ve bunun, 1939 yazına ait bir şey olmadığını görüyorum.

Şehirler değişti, savaşlar değişti, telefon çalınca artık ahize kaldırılmıyor. Ama kapının önünde bir an duran insan aynı. Beklediği şeyin gelmeyeceğini bilen ve yine de kulağını sese veren insan.

Zihnimde kalan görüntü, Tanpınar'ın yazdığı son sahne değil, romanın bende devam ettiği yer: Merdivenin altında bir adam yatıyor. Elinden düşen ilaç şişesi kırılmamış, basamakta duruyor. Yukarıda radyo konuşuyor. Kimse henüz inmemiş.

Bekliyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.