Yazılar

Schnitzler'in Rüya Novellası: arzunun sınırı

Fridolin'in gecesi ve evliliğin söylenmeyen sözleşmesi

Her evliliğin bir sözleşmesi vardır; bir de söylenmeyeni. İlki nikâh dairesinde imzalanır. İkincisi hiçbir yerde yazılı değildir, ama iki insan onu her gün uygular. Neyin sorulmayacağı, neyin anlatılmayacağı, hangi bakışın görülmüş sayılmayacağı. Bu sözleşme çoğu zaman evliliği taşır. Bozulduğu gece ise, taşıdığı her şey bir anda görünür olur.

Arthur Schnitzler'in Rüya Novellası, böyle bir gecenin hikâyesidir.

Fridolin genç bir hekimdir; karısı Albertine ile Viyana'da, küçük kızlarıyla birlikte, düzenli bir hayat sürer. Bir maskeli balodan döndükleri akşam, belki biraz şarabın, belki maskelerin etkisiyle, birbirlerine geçen yazdan bir şey anlatırlar. Albertine, tatilde gördüğü bir Danimarkalı subaydan söz eder; tek bir bakışla, o adam için her şeyi bırakmaya hazır olduğunu hissetmiştir. Fridolin de kendi payına, sahilde bir genç kızı anlatır. Hiçbir şey olmamıştır. İkisi de bunu söyler.

Hiçbir şey olmamıştır. Ama bir şey söylenmiştir.

O gece Fridolin bir hastaya çağrılır ve evden çıkar. Sabaha kadar dönmez. Ölmekte olan bir hastanın kızı ona aşkını ilan eder. Sokakta genç bir kadın onu odasına davet eder. Eski bir arkadaşı, gözleri bağlı piyano çaldığı gizli bir toplantıdan söz eder. Fridolin bir kostüm kiralar, bir parola öğrenir ve maskeli bir eve girer. Orada tanınır, tehdit edilir; tanımadığı bir kadın onun yerine kendini feda eder.

Bütün gece boyunca Fridolin her eşiğe kadar gider. Hiçbirinden geçmez.


Bir Germanist olarak beni Schnitzler'e bağlayan şey, arzuyu anlatırken hiçbir zaman hüküm vermemesidir. Fridolin'in gecesini bir ahlak dersi olarak okumak mümkün değildir. Ne cezalandırılır ne ödüllendirilir. Yalnızca yürür; Viyana'nın gece sokaklarında, bir kapıdan ötekine.

Schnitzler hekimdi. Freud'un çağdaşıydı ve aynı şehirde yaşıyordu. Freud, altmışıncı yaş gününde ona yazdığı mektupta, yıllarca onunla tanışmaktan kaçındığını itiraf eder; sebep olarak da bir tür "ikiz korkusu"ndan söz eder. Schnitzler'in sezgiyle bulduğu şeyi, kendisinin uzun çalışmalarla bulduğunu yazar.

Bu mektubu düşününce novellaya başka türlü bakıyorum. Schnitzler bir vaka anlatmıyor. Bir vakanın anlatılamayacağı yeri gösteriyor: insanın kendi arzusunun sınırında, geçip geçmemeye karar verdiği o küçük ânı.

Fridolin'i bütün gece o sınırda tutan şey nedir? Korku değil; birkaç kez gerçek tehlikeye girer ve geri çekilmez. Sadakat de değil; sadakat düşüncesi aklından hiç geçmez gibidir. Onu sınırda tutan, sanırım, Albertine'in söylediği cümledir. O subay için her şeyi bırakabilirdi. Fridolin bütün gece bu cümleyle yürür. Her kapıda, karısının yaptığı şeyi kendisinin de yapabileceğini kanıtlamak ister; sonra kapının önünde, onun yapmadığını hatırlar.


Terapi odasında bu geceyi tanırım. Ama sokakta değil; masada.

İki insan karşımda oturuyordur. Biri bir şey söylemiştir; aylar, bazen yıllar önce. Bir isim, bir bakış, bir "keşke". Hiçbir şey olmamıştır. Söylenen cümle ise olmuştur ve geri alınamamıştır.

Öteki o cümleyle yaşamaktadır. Sormaz; sormadığı için de cevap alamaz. Kendi kendine bir gece kurar. Fridolin'in gecesi gibi: kapılar, maskeler, kendisinin de yapabileceği şeyler. Sabah olduğunda yorgundur ve karşısındaki insan hiçbir şeyden habersizdir.

Çiftlerle çalışırken en zor soru "bir şey oldu mu" sorusu değildir. O soru genellikle cevaplanır ve cevap çoğu zaman "hayır"dır. Zor olan, bir şey olmamışken neyin değiştiğidir. Bir cümle söylenmiş, söylenmeyen sözleşme bozulmuştur. Artık iki insan, birbirinin içinde başka bir hayatın da mümkün olduğunu bilmektedir.

Bu bilgi bazı çiftleri bitirir. Bazılarını ise ilk kez gerçekten tanıştırır.


Novellanın en tuhaf sahnesi Fridolin sokaktayken evde geçer. Albertine uyumaktadır ve rüya görmektedir. Sabah rüyasını anlatır: rüyada Danimarkalı subayla birliktedir; Fridolin ise yakalanmış, çarmıha gerilmek üzeredir ve Albertine buna gülmektedir.

Fridolin bu rüyayı, kendi gecesinden daha ağır taşır. Kendisi bütün gece hiçbir eşikten geçmemişken karısı rüyasında hepsinden geçmiştir. Üstelik gülerek.

Schnitzler burada, sanırım, arzunun sınırının nerede olduğunu söylüyor. Sınır bedenin yaptıklarında değildir. Bir rüya, gerçek bir gece kadar yakındır ve gerçek bir gece, bir rüya kadar uzak. Albertine sabah bunu bir cümleyle özetler: hiçbir rüya yalnızca rüya değildir.

Varoluşçu bir bakışla bu cümle, özgürlüğün en rahatsız edici tarifidir. İnsan, yapmadığı şeylerden de sorumludur; çünkü onları yapabilecek olan yine kendisidir. Fridolin'in masumiyeti bir tesadüfler zinciridir; her kapıda başka türlü olabilirdi. Albertine'in rüyası ise, bir gün başka türlü olabileceğini bilen bir insanın dürüstlüğüdür.


Peki bu iki insan ne yapar?

Fridolin sabah eve döner. Yastığının üstünde, gece taktığı maskeyi bulur; Albertine onu bulmuş ve oraya koymuştur. Fridolin ağlar ve her şeyi anlatır. Albertine dinler. Sonra, gün ışırken, bütün bu maceralardan sağ çıktıkları için şükretmek gerektiğini söyler; gerçek olanlardan da, yalnızca rüyada görülenlerden de.

Bu sahneyi ilk okuduğumda bir uzlaşma gibi gelmişti. Şimdi başka görüyorum. Albertine, Fridolin'i affetmiyor; affedecek bir şey yok. Yaptığı şey daha zor: söylenmeyen sözleşmenin bozulduğunu kabul edip yeni bir sözleşme öneriyor. Bu kez konuşulmuş bir sözleşme. İçinde rüyaların da yeri olan.

Terapide bazen tam bu an olur. İki insan, birbirinin içinde başka hayatlar olduğunu artık bildiği hâlde, aynı masada kalmaya karar verir. Bu karar, ilk evlilik kararından daha az romantik ve daha çok gerçektir. İlkinde birbirini bilmeyen iki insan söz verir. İkincisinde bilen iki insan.

Her çift buraya varmaz. Bazıları için bilmek fazla gelir. Bunu da yargılamıyorum; Schnitzler de yargılamıyor. Novella, kimin doğru yaptığını söylemez. Yalnızca, sabahın geldiğini söyler.


Bir Germanist ve terapist olarak Rüya Novellası'nı okurken Fridolin'e ya da Albertine'e bir teşhis koymuyorum. Schnitzler'in kendisi hekimdi ve bunu yapmadı; ben de yapmayacağım. Yalnızca, bir gecede iki insanın birbirinden ne kadar uzağa gidebildiğine ve sabah aynı odada nasıl uyanabildiğine bakıyorum.

Viyana değişti; maskeli balolar, kiralık kostümler, parolalı evler kalmadı. Ama bir cümle söyleyip geri alamayan insan aynı. O cümleyle bütün gece yürüyen insan da.

Zihnimde kalan görüntü, Schnitzler'in yazdığı bir sahne değil, novellanın bende devam ettiği yer: Sabah. Perdelerin arasından ışık giriyor. Yatakta iki insan, aralarında bir maske. Yan odadan çocuğun sesi geliyor. İkisi de henüz kalkmamış.

Konuşmaya devam edecekler.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.