Yazılar

Yalom'un odasında ölüm kaygısı

Varoluşçu terapinin en sessiz konuğu

Her terapi odasında bir üçüncü sandalye vardır. Görünmez; ama danışan da terapist de onun orada olduğunu bilir. Konuşma iş hakkında, evlilik hakkında, uyku hakkında sürerken o sandalyede biri oturur ve bekler. Kimse ona dönüp bakmaz. Odaya ilk giren odur, odayı en son terk eden de. Ve tuhaf olan şu: hakkında en az konuşulan konuk, konuşmanın çoğunu belirler.

Irvin Yalom'un yaptığı şey, o sandalyeye bakmaktır.

Yalom, varoluşçu terapinin dört temel meselesinden söz eder: ölüm, özgürlük, yalnızlık ve anlamsızlık. Bunların içinde ölümü ilk sıraya koyar; çünkü diğer üçünün arkasında da çoğu zaman o durur. Ona göre ölüm kaygısı, terapi odasına nadiren kendi adıyla gelir. Başka şikâyetlerin kılığında gelir: bir ilişkinin bitmesi, işte tükenmişlik, bir yaş günü, geceleri nedensiz uyanmak.

Bu yazıda o sessiz konuğun peşinden gitmek istiyorum. Önce edebiyatta nasıl göründüğüne, sonra Yalom'un odasına, sonra da bugün o odada oturan insanlara bakarak.


Bir Germanist olarak ölümle ilgili en dürüst cümleyi Rilke'de bulurum. Malte Laurids Brigge'nin Notları'nda, eskiden herkesin kendi ölümünü içinde taşıdığını yazar; meyvenin çekirdeğini taşıdığı gibi. Sonra bu ölümün nasıl elimizden alındığını anlatır: hastanelerde, seri hâlde, kimseye ait olmayan ölümler.

Rilke'nin gördüğü şey, ölümün ortadan kalkması değil, kişiselliğini yitirmesidir. Herkes öleceğini bilir; kimse kendi öleceğini bilmez. Tolstoy'un İvan İlyiç'i tam bu farkın içinde yaşar. Okulda öğrendiği mantık örneğini hatırlar: bütün insanlar ölümlüdür, Kai bir insandır, o hâlde Kai ölümlüdür. Bu Kai için doğrudur. Kendisi için değil. Kendisi Vanya'dır, annesi vardır, oyuncakları olmuştur; onun ölmesi başka bir şeydir.

Terapi odasındaki sessiz konuk, sanırım, bu iki bilgi arasındaki mesafede oturur. Herkesin öleceği bilgisi ile benim öleceğim bilgisi arasında. İlki bir cümledir; ikincisi bir hâldir.


Yalom'un kitaplarını okurken beni en çok etkileyen, ölüm hakkında ne söylediği değil, ne zaman sustuğudur. Hikâyelerinde çoğu zaman bir danışan bambaşka bir şey anlatır; Yalom dinler ve bir yerde, tek bir soruyla, sessiz konuğa döner. "Bu yıl kaç yaşına girdiniz?" "Babanız öldüğünde kaç yaşındaydı?" Danışan bir an durur. Konuşma o andan sonra başka bir yerden devam eder.

Bu soruların gücü, cevaplarında değil, sorulmuş olmalarındadır. Odada bir sandalye vardır ve biri nihayet ona bakmıştır.

Yalom bunu yaparken iki tuzaktan kaçınır. Danışanı korkutmaz; ölümden bir tehdit gibi söz etmez. Ama danışanı teselli de etmez; ölümü yumuşatan, uzaklaştıran, "henüz erken" diyen cümleler kurmaz. Yaptığı şey daha basit ve daha zordur: ölümü odada bırakır ve yanında oturur.

Ölüm düşüncesinin insanı kurtarabileceği fikrini de ondan öğrendim; Yalom bunu Heidegger'den alarak söyler. Ölümün kendisi bizi yok eder, ama ölüm düşüncesi bizi hayata döndürebilir. Öleceğini gerçekten bilen insan, ertelediği şeylere başka türlü bakar.


Kendi odamda bu konuğu ilk zamanlar tanımazdım. Ya da tanır, tanımazdan gelirdim.

Biri işinden söz ediyordur. Yıllardır aynı yerde, aynı masada. Değiştirmek istiyordur, ama bir türlü olmuyordur. Konuşma bir süre böyle sürer; sonra, laf arasında, geçen ay bir arkadaşının cenazesine gittiğini söyler. Yaşıtı. Konuya geri döner: iş, masa, değişim.

Bir başkası uykusundan söz ediyordur. Gece üçte uyanıyor, bir daha uyuyamıyordur. Ne düşündüğünü sorarsanız, "hiçbir şey" der. Biraz daha kalırsanız, "her şeyin bir gün bitecek olmasını" der. Sonra kendini toparlar: "Saçma tabii."

Bir üçüncüsü elli yaşına girmiştir. Bunun bir anlamı olmadığını söyler. Yaş sadece bir sayıdır. Sonra iki seans boyunca annesinin elli iki yaşında öldüğünü hiç söylemediğini fark ederim.

Bu üç insanın hiçbiri ölümden konuşmak için gelmemiştir. Ama üçünün odasında da aynı sandalye vardır. Ve üçü de, bir yerde, o sandalyeye bakmamak için epey çaba harcamaktadır. Yalom'un bana öğrettiği şey, bu çabanın kendisinin bir konuşma konusu olduğudur.


Varoluşçu bir bakışla ölüm kaygısı bir belirti değil, bir koşuldur. Tedavi edilmez; çünkü hastalık değildir. İnsan olmanın bedeli, başka bir deyişle. Bu yüzden terapinin amacı bu kaygıyı ortadan kaldırmak olamaz. Amaç, onunla birlikte yaşanabilir bir hayat kurmaktır.

Yalom burada Epikuros'a döner. Ölümün olduğu yerde ben yokum; benim olduğum yerde ölüm yok. Doğumdan önceki yokluk bizi korkutmuyorsa, ölümden sonraki de korkutmamalı. Bu düşünceler kimi için işe yarar. Kimi için ise, söylendiği anda doğru, hissedildiği anda boş kalır.

Benim varoluşçu okumamda daha çok işe yarayan başka bir fikri var Yalom'un. Suya atılan taşın halkaları gibi, insanın bıraktığı izin ondan sonra da yayılmaya devam etmesi. Bir cümle, bir tavır, birine bir zamanlar gösterilen bir sabır; bunlar kişi gittikten sonra başkalarında sürer. Bu, ölümsüzlük vaadi değildir. Ölümün bir insanı bütünüyle silmediğinin tarifidir.

Terapide bazen bu halkalar konuşulur. Kişinin kimden ne aldığı, kime ne bıraktığı. Sessiz konuk bu konuşmada da odadadır; ama artık sırtı dönük değildir.


Bir Germanist ve terapist olarak Yalom'u okurken onu bir yöntem olarak değil, bir duruş olarak alıyorum. Ölüm hakkında bir teknik yoktur. Ölüm hakkında yalnızca, onun karşısında nasıl oturduğumuz vardır.

Ve şunu da biliyorum: o üçüncü sandalye benim odamda da yalnızca danışan için durmuyor. Terapistin de bir yaşı, bir annesi, uyanık kaldığı geceleri var. Yalom'un kitaplarını bu kadar sevmemin bir nedeni de bu; kendisini hiçbir zaman o sandalyenin dışında tutmadı.

Zihnimde kalan görüntü, Yalom'un yazdığı bir vaka değil, kitaplarının bende devam ettiği yer: Seans bitmiş. Danışan kalkmış, kapı kapanmış. Odada iki boş sandalye var ve bir de dolu olan. Terapist henüz kalkmamış. Konuğa bakıyor.

Konuk da ona.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.