Yazılar —

Yengeç Yürüyüşü: geriye giderek ileri

Wilhelm Gustloff'un batışı, üç kuşak ve bir torunun internetteki savaşı

30 Ocak 1945 gecesi, Baltık Denizi'nde, Pomeranya kıyılarının açığında, eksi on sekiz derecede bir yolcu gemisi üç torpido yer. Gemi kapasitesinin kat kat üstünde insan taşımaktadır: Doğu Prusya'dan kaçan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yaralılar, askerler. Bir saatten kısa sürede batar. Ölenlerin sayısı bugün hâlâ tartışılır; dokuz bini aştığı tahmin edilir. Tek bir geminin batışında yaşanmış en büyük can kaybıdır. Geminin adı Wilhelm Gustloff'tur.

Ekim'in son Grass yazısında, onun 2002'de, yetmiş dört yaşında yayımladığı bir novellayı okumak istiyorum: Yengeç Yürüyüşü. Bir felaket üzerine; ama asıl olarak felaketin ardından gelen sessizlik ve o sessizliğin kuşaklar boyunca nasıl yol aldığı üzerine. Teneke Trampet'ten ve Kedi ve Fare'den sonra, Grass'ın kendi kuşağına sorduğu son büyük sorulardan biri.

Kitabın anlatıcısı Paul Pokriefke'dir; orta yaşlı, pek başarılı olmamış bir gazeteci. Paul, Gustloff'un battığı gece doğmuştur: annesi Tulla, hamileyken o gemide bulunmuş, kurtarılmış ve kendisini kurtaran torpido botunda doğum yapmıştır. Paul'ün hayatı bu doğumun gölgesinde geçer. Annesi o geceyi hiç unutmaz ve oğluna yıllarca onu yazmasını söyler. Paul yazmaz. Sonra kendi oğlu Konrad internette Gustloff üzerine bir site kurar; ve hikâye üç kuşak boyunca yeniden canlanır.


Bir Germanist olarak kitabın adını edebiyatın en dürüst başlıklarından biri sayarım. Krebsgang, yengeç yürüyüşü: yengeç doğrudan ileri gitmez, yan yan, geriye çekilerek ilerler. Paul da hikâyesini böyle anlatır. Bir türlü doğrudan o geceye gelemez; önce geminin adını aldığı adama, 1936'da Davos'ta öldürülen Nazi yöneticisi Wilhelm Gustloff'a gider; sonra onu öldüren genç Yahudi öğrenci David Frankfurter'e; sonra gemiyi batıran Sovyet denizaltısının komutanı Aleksandr Marinesko'ya. Üç hayat, üç uç. Ve hepsini birleştiren tuhaf bir tarih: 30 Ocak. Gustloff o gün doğmuştur; Hitler o gün iktidara gelmiştir; gemi o gün batmıştır.

Grass bu tarih rastlantısını bir kader olarak değil, bir tuzak olarak gösterir. Anlam arayan zihin sayılarda, günlerde, rastlantılarda bir düzen görmek ister. Kitaptaki torun Konrad tam olarak bunu yapar: dağınık tarihi bir düzene sokar, kurbanları ve suçluları yeniden sıralar; ve bunu internetin adsız karanlığında, kendine "David" diyen başka bir gençle tartışarak yapar. Tartışma sonunda gerçek bir silaha ve gerçek bir ölüme varır.


Şimdi terapist. Yengeç Yürüyüşü, bence edebiyatın kuşaklar arası travma üzerine yazılmış en açık metinlerinden biridir; bu kavram henüz bu kadar yaygınlaşmadan yazılmış olsa da.

Üç kuşağa bakalım. Tulla felaketi yaşayan kuşaktır. O geceyi unutamaz; ama onu anlatacak bir dil de bulamaz. Ya aynı cümleleri tekrarlar, ya başkasının anlatmasını ister. Paul felaketin içine doğan kuşaktır. O geceyi yaşamamıştır ama o geceden çıkmıştır; annesinin acısını taşır, ama kendisine ait olmadığı için onu anlatmayı reddeder. Ve Konrad, felaketi hiç bilmeyen ama onun boşluğunu en çok hisseden kuşaktır. Anlatılmamış olanı kendi icat ettiği bir hikâyeyle doldurur; ve icat ettiği hikâye öfkeli, düz, tehlikeli bir hikâyedir.

Bunu odamda tanırım. Travma anlatılmadığında yok olmaz; kuşaklar arasında biçim değiştirerek yol alır. Birinci kuşakta bir yaradır; ikinci kuşakta bir sessizlik, kapısı kilitli bir oda; üçüncü kuşakta bir boşluk ve o boşluğu doldurmaya çalışan, bazen yaratıcı bazen yıkıcı bir hayal gücü. Grass'ın kitabı bu son adımı ürkütücü bir açıklıkla gösterir: anlatılmayan geçmiş, en sonunda başkaları tarafından, başka amaçlarla anlatılır.

Ve Paul'ün suçluluğu. Annesinin ona yazmasını söylediği hikâyeyi yazmamış, oğluna da anlatmamıştır. Konrad'ın hikâyeyi kendi başına, yanlış ellerden öğrenmesine göz yummuştur. Paul'ün yengeç yürüyüşü, kendi kaçınmasının biçimidir. Ve kitabın sonunda kendine sorduğu soru bir babanın sorabileceği en ağır sorulardan biridir: ben anlatsaydım, bir şey değişir miydi?


Terapi odasında yengeç yürüyüşünü tanırım; bazen üç kuşak aynı aile içinde, aynı masada.

Biri ailesinin bir göç hikâyesini anlatır; ama yalnızca başını ve sonunu. Aradaki yıllar, yolculuk, kayıplar hep atlanır. "Bizde bundan konuşulmazdı" der. Birlikte o atlanmış yıllara yan yan yaklaşırız; doğrudan değil. Önce bir eşyadan, bir fotoğraftan, bir yemekten. Yengeç gibi.

Bir başkası, Paul gibi, annesinin acısını taşıyan bir çocuk olarak büyümüştür. Annesi ona bir felaketi hep anlatmıştır, tekrar tekrar; ama hiçbir zaman bütünüyle. Şimdi kendi çocukları vardır ve onlara hiçbir şey anlatmamaktadır. "Benimle bitsin" der. Ona sessizliğin bir şeyi bitirmediğini, yalnızca biçimini değiştirdiğini söylerim. Bitirmenin yolu belki de ilk kez doğru anlatmaktır.

Bir üçüncüsü gençtir ve internette uzak bir geçmiş hakkında öfkeli, keskin, düz bir hikâyeye tutunmuştur. Ailesi ona hiçbir şey anlatmamıştır; boşluğu kendisi doldurmuştur. Onunla çalışmak hikâyesini çürütmek değildir; çürütülen hikâye yalnızca sertleşir. Onunla çalışmak o boşluğun kendisine, anlatılmamış olana birlikte bakmaktır. Öfke çoğu zaman bir yasın yanlış adıdır.


Varoluşçu bir bakışla Yengeç Yürüyüşü, Grass'ın kendi kuşağına ve kendisine yönelttiği geç bir sorudur. Uzun yıllar Almanya'da Alman sivillerin acısından söz etmek neredeyse bir tabuydu; suçluların acısından söz etmenin suçu küçültmek olacağı korkusuyla. Grass bu suskunluğu sorgulayan büyük yazarlardan biri oldu ve bunun tehlikesini, sağın bu acıyı kendi hikâyesine malzeme yapmasını, kitabın içinde açıkça tartıştı. Acıyı anlatmak, onu kötüye kullanılmaktan korumanın belki de tek yoludur.

Bu üç yazıdan sonra Grass'ı nasıl gördüğümü sorsalar şunu söylerim: kendi kuşağının sessizliklerini yazan ve en büyük sessizliğini en sona saklayan bir adam. Kedi ve Fare'deki Pilenz, Soğanı Soyarken'deki yaşlı yazar, Yengeç Yürüyüşü'ndeki Paul: hepsi geç anlatanlardır. Ve hepsi, geç de olsa anlatmanın hiç anlatmamaktan iyi olduğunu söyler.

Bir Germanist ve terapist olarak Grass'ı okurken ona bir hüküm vermiyorum. Yalnızca bir felaketin ardından üç kuşağın aynı masada, birbirine bakmadan oturduğu bir mutfağa bakıyorum.

Zihnimde kalan görüntü yine denizden: Baltık, bir kış gecesi, buz gibi su. Bir torpido botunun dar kamarasında bir kadın doğum yapıyor; dışarıda insanlar boğuluyor. Bir bebek ağlıyor.

Ağlaması elli yıl sonra duyulur.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın