Yazılar —

Soğanı Soyarken: Grass'ın geç itirafı

Kehribardaki böcek, altmış yıllık sessizlik ve hatırlamanın kat kat gözyaşı

2006 yazının ortasında, Almanya'da bir gazete söyleşisi bir ülkeyi sarsar. Seksenine yaklaşan bir Nobel ödüllü yazar, yakında çıkacak anı kitabından önce, on yedi yaşında Waffen-SS'e alındığını açıklar. Altmış yıl boyunca bunu söylememiştir. Altmış yıl boyunca Almanya'nın vicdanı sayılmış, geçmişle yüzleşmeyi herkesten talep etmiş, susanları en sert biçimde eleştirmiştir. Adı Günter Grass'tır.

Ekim'in Grass yazılarının ikincisinde bu itirafı, daha doğrusu itirafın içinde yer aldığı kitabı okumak istiyorum: Soğanı Soyarken. Ahlaki bir hüküm vermek için değil; o hüküm 2006'da yeterince, belki fazlasıyla verildi. Bir terapist olarak beni başka bir soru ilgilendiriyor: insan altmış yıl sonra neden konuşur? Ve konuştuğunda hatırladığı şey nedir?

Grass 1927'de Danzig'de doğdu. Babası Alman bir bakkal, annesi Kaşubyalıydı; küçük bir dükkânın arkasındaki iki odalı bir dairede büyüdü. On beş yaşında uçaksavar yardımcısı oldu, sonra çalışma hizmetine alındı. 1944 sonbaharında, on yedi yaşında, celp edildi; gönüllü olarak yazıldığı denizaltı birliğine değil, Waffen-SS'in bir tank tümenine gönderildi. Birkaç ay sonra yaralandı, Amerikalılara esir düştü. Savaştan sonra taş ustası çırağı, heykeltıraş, şair, sonra romancı oldu. 1999'da Nobel. 2006'da bu kitap.


Bir Germanist olarak kitabın en dürüst yanını iki imgede bulurum. Birincisi başlıktaki soğandır. Hatırlamak, der Grass, bir soğanı soymak gibidir: kat kat ilerlersin, her katın altında bir başkası vardır, her kat bir öncekinden biraz farklı yazılmıştır ve her kat gözlerini yaşartır. Soğanın bir çekirdeği yoktur; soyarak bir öze varmayı uman, sonunda elinde yalnızca katmanlar ve gözyaşı bulur.

İkinci imge kehribardır. Danzig kıyısı kehribarla doludur; içinde milyonlarca yıl önce sıkışmış böcekler taşıyan reçine taşları. Grass anılarını da böyle anlatır: bazıları bir kehribarın içinde donmuş gibi kusursuz durur, bütün ayrıntılarıyla; ama kehribar ışığa tutulduğunda böceği büyütür, çarpıtır, renklendirir. Anı, saklandığı taşla birlikte değişir.

Bu iki imge kitabın kendi güvenilirliği üzerine bir uyarıdır. Grass okura şunu söyler gibidir: sana gerçeği anlatmayacağım, çünkü gerçek soyulan soğanın hiçbir katında yok; sana katmanları anlatacağım. Bu bir yazarın kaçamağı olarak okunabilir; ve okundu. Ama bir terapist olarak bunun hatırlamanın en doğru tariflerinden biri olduğunu da biliyorum.


Şimdi terapist. Odamda en sık duyduğum sorulardan biri, bir danışanın kendine sorduğu sorudur: "Bunu neden şimdi hatırlıyorum?" Ya da: "Bunu neden yıllarca kimseye söylemedim?" Grass'ın kitabı bu iki soruya edebiyatın verebileceği en karmaşık cevaplardan biridir.

Utanç suçluluktan farklı çalışır. Suçluluk bir eylemle ilgilidir: yaptığım şey. Utanç bir varoluşla ilgilidir: olduğum şey. Suçluluk itiraf ister; utanç saklanmak ister. Grass'ın kendi anlatımına göre on yedi yaşındaki çocuk o üniformanın içinde tek bir el ateş etmemiştir. Ama o üniformanın içinde olmak bir eylem değil, bir hâldir. Ve hâller eylemlerden çok daha uzun süre sessiz kalır.

Grass o söyleşide bu sessizliğin onu yıllarca ezdiğini, artık dışarı çıkması gerektiğini söyler. Ağırlık insanı konuşturmaz; eğer. Bir insan bazen ağırlığı ancak artık taşıyamayacağı bir yaşta bırakır; yaşlılık bazen bir itiraf mevsimidir. Bunu odamda görürüm: yetmişini geçmiş birinin çocuklarına, torunlarına ya da yalnızca bana ilk kez bir şey anlatması. Neden şimdi? Çünkü şimdi değilse hiçbir zaman.

Ve bir şey daha. Grass'ın Almanya'ya durmadan geçmişle yüzleşmeyi öğütlemesi, belki kendi yüzleşemeyişinin dışa vurumuydu. Bunu bir suçlama olarak söylemiyorum. Bir insanın başkalarında en sert eleştirdiği şey, çoğu zaman kendinde en derine gömdüğü şeydir. Psikoloji buna yansıtma der; ben daha yumuşak bir sözle uzaktan konuşmak derim. Grass altmış yıl boyunca kendisiyle uzaktan konuştu.


Terapi odasında Grass'ın soğanını tanırım; çoğu zaman danışanın ellerinde.

Biri her seansta aynı anıyı anlatır, ama her seferinde biraz farklı. Önce bir rengi değişir, sonra bir kişi eklenir, sonra bir cümle. "Hangisi doğru?" diye sorar, endişeyle. Ona hepsinin doğru olduğunu ama hiçbirinin son kat olmadığını söylerim. Soğan her soyuluşta biraz daha yakına gelir.

Bir başkası yaşlıdır ve bir sırrını kimseye söylemeden ölmekten korkmaktadır; ama söylemekten de korkar, çünkü söylediği anda onu seven insanların gözünde değişeceğinden emindir. Ona bir şey vaat edemem. Yalnızca söylemenin onu değil, onu taşıyışını değiştireceğini söyleyebilirim. Sır söylendiğinde ağırlığını yitirmez; ama paylaşılır.

Bir üçüncüsü ailesinde hiç konuşulmamış bir geçmişin torunudur. Dedesinin bir fotoğrafı vardır, bir üniforma, bir tarih. Kimse ne olduğunu anlatmamıştır. "Neden bu kadar utanıyorum, ben bir şey yapmadım ki?" der. Ona utancın da miras kalabildiğini, bazen sessizlikle birlikte bir sonraki kuşağa geçtiğini anlatırım. Ve belki ailesinde ilk kez o fotoğrafa bakan kişinin kendisi olabileceğini.


Varoluşçu bir bakışla Soğanı Soyarken bir sorumluluk kitabıdır; ama geç kalmış bir sorumluluğun. Sartre insanın yaptığından kaçamayacağını söylerdi; Grass altmış yıl kaçtı ve sonunda kaçamadığını kabul etti. Bu kabulün değeri geç gelmesiyle azalır mı? Ahlakçı buna evet der. Terapist emin değilim der. Çünkü odamda geç gelen bir kabulün bile bir insanın son yıllarını nasıl değiştirebildiğini gördüm.

Bir Germanist ve terapist olarak Grass'ı okurken ona bir hüküm vermiyorum; 2006'nın gazeteleri o hükmü verdi ve bazıları haklıydı. Yalnızca seksenine yaklaşırken bir soğanı soymaya oturan, gözleri yaşaran ve yine de soymayı sürdüren bir adama bakıyorum.

Zihnimde kalan görüntü Danzig kıyısından: bir çocuk kumda bir kehribar bulur, onu güneşe tutar. İçinde bir böcek; milyonlarca yıldır aynı hareketin ortasında donmuş. Çocuk taşı cebine koyar.

Altmış yıl sonra çıkarır.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın