Yazılar —
Kedi ve Fare: bir gırtlak, bir suçluluk
Mahlke'nin âdemelması, batık mayın gemisi ve yazarak kurtulmaya çalışan anlatıcı
Bir yaz günü, Danzig'de, okulun spor sahasının kenarında, çimenlere uzanmış birkaç lise öğrencisi. Biri uyuyor gibidir; gırtlağında iri, hareketli bir âdemelması vardır, yutkundukça bir fare gibi kıpırdar. Arkadaşlarından biri gri bir kediyi alır ve o kıpırdayan gırtlağa doğru tutar. Kedi atlar. Günter Grass'ın Kedi ve Fare'si bu sahneyle başlar; ve bu sahne, kitabı anlatan adamın bütün hayatı boyunca peşini bırakmaz.
Ekim'in geri kalanını Günter Grass'a ayırıyorum: üç kitap, üç yazı. Bu sitede daha önce Teneke Trampet üzerine yazmıştım; büyümemeye karar veren çocuk üzerine. Şimdi onun gölgesinde kalmış daha küçük bir kitapla başlamak istiyorum. Küçük, ama bence Grass'ın en kusursuz kitabı.
Katz und Maus 1961'de, Teneke Trampet'ten iki yıl sonra çıkar; Grass'ın sonradan Danzig üçlemesi diye anılacak kitaplarının ortadakidir. Bir novelladır: kısa, sıkı, neredeyse klasik bir biçim. Kahramanı Joachim Mahlke'dir; savaş yıllarında Danzig'de bir lise öğrencisi, sıska, babasız, dindar bir Katolik, olağanüstü iri bir âdemelmasıyla dünyaya gelmiş bir çocuk. Anlatıcısı ise arkadaşı Pilenz'dir; belki de o gün kediyi gırtlağa tutan çocuk.
Bir Germanist olarak bu kitabın büyüklüğünü anlatıcısında görürüm. Pilenz hikâyeyi yıllar sonra, savaştan sonra anlatır. Mahlke'yi o kadar ayrıntılı, o kadar takıntılı anlatır ki okur bir süre sonra kitabın aslında kimin hakkında olduğunu sormaya başlar: Mahlke mi, yoksa onu anlatmadan duramayan Pilenz mi? Pilenz'in rahip bir dostu vardır, Peder Alban; ona her şeyi yazmasını öğütleyen odur. Yazmak bir itiraf biçimidir. Ama Pilenz yazdıkça itiraf etmez; anlatır, anlatır, ve itiraf hep bir sonraki sayfaya ertelenir.
Mahlke'nin bütün hayatı o gırtlağı saklamak, örtmek, telafi etmek üzerine kuruludur. Boynuna bir iple tornavida asar, yün ponponlar takar, Meryem Ana'ya dualar eder. Okulun en iyi yüzücüsü, en iyi dalgıcı olur: limanın açığında batmış bir Polonya mayın tarama gemisinin enkazına dalar, içinden bir şeyler çıkarır. Sonra bir gün okula konuşmaya gelen bir denizaltı kahramanının boynundaki Şövalye Haçı'nı çalar; çünkü o haç, gırtlağın tam üstüne oturan tek nişandır. Okuldan uzaklaştırılır. Askere gider, bir tank nişancısı olarak o haçı kendisi kazanır. Ve eski okuluna döner, öğrencilere bir konuşma yapmak ister. Müdür izin vermez.
Şimdi terapist. Kedi ve Fare'yi okurken iki insanı birden dinlerim: utancını gizlemek için bütün hayatını bir telafi gösterisine çeviren bir çocuğu ve onun hikâyesini anlatarak kendi suçluluğundan kurtulmaya çalışan bir adamı.
Mahlke'yle başlayayım. Bedeninde herkesin gördüğü ve onun görülmesini istemediği bir şey vardır. Buna cevap olarak, görülecek başka şeyler üretir: yüzmek, dalmak, cesaret, nişan. Telafi. Alfred Adler bu sözcüğü psikolojiye kazandırmıştı; Mahlke neredeyse onun ders kitabı örneğidir. Ama bir terapist olarak beni asıl ilgilendiren telafinin bedelidir. Mahlke ne kadar başarırsa gırtlak o kadar büyür. Nişan gırtlağı örtmez; dikkati ona çeker. Utancın kendisi değil, utancı saklama çabası hayatı yönetir hâle gelmiştir.
Pilenz'e gelince. Kediyi o gırtlağa kim tuttu? Kitap bunu belirsiz bırakır; sonra Pilenz itiraf eder gibi olur, sonra yine kaçar. Suçluluk Pilenz'de bir anı değil, bir anlatı biçimidir: döner döner aynı sahneye gelir, ama hiçbir zaman tam içine girmez. Bunu odamda iyi tanırım. Bir insan bir olayı yüz kez anlatır ve her seferinde aynı yerde durur; aynı cümlenin önünde. Anlatmak bazen yüzleşmenin yolu değil, onu ertelemenin en kibar biçimidir.
Ve en sonda: Mahlke ordudan kaçar ve Pilenz'in yardımıyla batık mayın gemisine, yıllarca içine daldığı o enkaza saklanır; telsiz kabinine, su yüzünün üstünde kalmış o kuru bölmeye. Pilenz onu orada bırakır, yukarıda bekler, Mahlke'nin gövdeye vurmasını bekler. Ses gelmez. Pilenz gider. Mahlke bir daha görülmez. Pilenz'in bütün hayatı o sessizliğin ardından gelir.
Terapi odasında Mahlke'yi de Pilenz'i de tanırım.
Biri bütün hayatını başarılarla doldurmuştur; diplomalar, ödüller, terfiler. Ama her başarının ardından bir boşluk gelir ve bir sonrakine koşar. Bir gün, seansın ortasında, çocukken herkesin alay ettiği bir şeyi anlatır: kulaklarını, kekemeliğini, soyadını. Bir gırtlak. O zaman anlaşılır: ödüller hep o gırtlağın üstüne asılmıştır. Onunla çalışmak nişanları çıkarmak değildir; gırtlağa ilk kez korkmadan bakmaktır.
Bir başkası çocukluğundan bir sahne anlatır: bir arkadaşına yapılan bir şeyi ve kendisinin de orada olduğunu. Yıllardır hep aynı yere kadar anlatır, sonra konuyu değiştirir. Bir gün ona yalnızca şunu sorarım: "O kediyi kim tuttu?" Grass'ı anmadan; kendi hikâyesinin diliyle. Uzun bir sessizlik. Sonra cevap gelir; ve cevaptan sonra bir şey hafifler.
Bir üçüncüsü birini kaybetmiştir ve son görüşmelerinde bir şeyi yapmamış, bir şeyi söylememiş, bir kapıyı çalmamıştır. Pilenz gibi beklemiş, ses gelmeyince gitmiştir. Onunla çalışmak ona bir bağışlanma sunmak değildir; terapist bağışlayamaz. Ama o batığın üstünde, sessizlikte, birlikte bir süre beklenebilir. Bazen yas, beklemenin ikinci kez, bu sefer bir tanıkla yapılmasıdır.
Varoluşçu bir bakışla Kedi ve Fare bir kuşağın suçluluğu üzerine bir kitaptır; ama bu suçluluğu tarih kitaplarının dilinde değil, iki çocuğun arasında, bir kediyle bir gırtlak arasında anlatır. Grass bunu bilerek yaptı: büyük suç küçük suçlardan kurulur; ve küçük suçlar anlatılmadıkça büyür.
Bir Germanist ve terapist olarak bu kitabı okurken Pilenz'e bir hüküm vermiyorum; kitap onu yeterince yargılıyor. Yalnızca savaştan yıllar sonra bir masaya oturup bir arkadaşının gırtlağını anlatmaktan vazgeçemeyen bir adama bakıyorum. Ve onun yazmasının belki hiçbir zaman tamamlanamayacak bir yas olduğunu düşünüyorum.
Zihnimde kalan görüntü denizden: Danzig körfezi, bir yaz öğleden sonrası. Suyun üstünde bir enkazın paslı köprüsü. Bir çocuk dalar, uzun süre çıkmaz. Kıyıda bir başkası saymaya başlar.
Hâlâ sayıyor.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.