Yazılar —

Alfred Polgar: kenara yazılmış

Küçük biçimin ustası, Café Central teorisi ve yalnız olmak için kalabalığa ihtiyaç duyanlar

1926'da Berlin'de, Rowohlt yayınevinden ince bir kitap çıkar. Adı An den Rand geschrieben'dir: kenara yazılmış. İçinde kısa metinler vardır; birkaç sayfalık, bazen tek sayfalık gözlemler, tiyatro notları, sokak sahneleri, küçük felsefeler. Yazarı Alfred Polgar'dır; o sırada elli üç yaşında, Viyana'nın ve Berlin'in en sevilen fıkra yazarlarından biri. Bu kitabın adını ilk okuduğumda gülümsedim ve bir süre öylece kaldım. Bu sitenin adını, Kenar Notu'nu, bir yüzyıl önce Viyana'da bir başkası neredeyse aynı kelimelerle koymuştu.

Bu yazı bir bakıma bir borcun ödenmesidir. Polgar'ı Türkiye'de pek az kişi tanır; Almanca konuşulan dünyada bile bugün daha çok yazarların yazarı olarak bilinir. Ama onun yaptığı şey, bu sayfaların yapmaya çalıştığı şeydir: büyük metnin kenarında durmak ve oradan bakmak.

1873'te Viyana'da doğdu; asıl soyadı Polak'tı. Gençliğinde bir gazetede mahkeme muhabirliğiyle başladı, sonra tiyatro eleştirmeni oldu; ömrü boyunca da esas olarak bir gazete adamı kaldı. Roman yazmadı. Yazdığı her şey kısaydı: fıkra, eleştiri, eskiz, aforizma. Ona "küçük biçimin ustası" dendi; o da bu unvanı ne övünerek ne mahcup olarak taşıdı. Ferenc Molnár'ın Liliom'unu Alman sahnesine o kazandırdı; Egon Friedell'le birlikte kabare skeçleri yazdı; yıllarını Café Central'ın masalarında geçirdi.


Bir Germanist olarak Polgar'da beni tutan şey ahlakıdır; biçimin ahlakı. Polgar kısa yazdı, çünkü uzun yazmayı bir tür yalan sayıyordu. Şişirilmiş bir cümle bir şeyi olduğundan büyük gösterir. Fazladan bir sıfat, okurun dikkatini çalar. Onun cümlelerinde hiçbir şey fazla değildir. Okur bir Polgar paragrafından çıktığında bir şeyin eksik olduğunu değil, bir şeyin tam yerine oturduğunu hisseder.

En sevilen metinlerinden biri Café Central üzerinedir; bir tür kahvehane kuramı. Polgar orada Central'da oturan insanları anlatır: insanlara düşmanlıkları insanlara duydukları özlem kadar şiddetli olanları. Central, onun gözünde, yalnız olmak isteyen ama bunun için bir kalabalığa ihtiyaç duyan insanların yeridir. Bu cümleyi ilk okuduğumda bir klinisyenin gözlemi kadar kesin, bir şairin dizesi kadar şefkatli buldum.

Polgar'ın kahve insanları tembel değildir; yorgundur. Dünyanın gürültüsünden yorulmuş, ama evin sessizliğine de katlanamayan insanlar. Kahve ikisinin arasında bir yerdir: başkalarının sesi vardır, ama kimse senden bir şey istemez. Bir gazete, bir fincan, bir masa. Yalnızlık; ama tanıklı bir yalnızlık.


Polgar'ın hayatının ikinci yarısı bu tanıklı yalnızlığın kaybıdır. 1933'te Berlin'den Viyana'ya döner; 1938'de Viyana'dan Zürih'e, oradan Paris'e. 1940'ta, Almanların Fransa'ya girişiyle, binlerce mülteci gibi güneye, Pirenelerin ötesine, Lizbon'a ve bir gemiyle New York'a. Bir süre Hollywood'da, bir film şirketinde, kendi diline hiç ihtiyaç duyulmayan bir yerde çalışır. Kısa metnin ustası artık dilinin içinden koparılmış, başka bir dilde susmaya zorlanmış bir adamdır.

Savaştan sonra Avrupa'ya döner, ama Viyana'ya yerleşmez. 1955'te Zürih'te ölür. Ben onun sürgününü hep kendi kelimelerimle şöyle düşünürüm: sürgün, insanın yalnızca yurdunu değil, sözünü dinleyecek masayı da kaybetmesidir.


Şimdi terapist. Polgar'ı okurken iki şey düşünürüm: biri kısa sözün gücü, öbürü tanıklı yalnızlık.

Kısa sözle başlayayım. Terapi odasında terapistin en sık düştüğü hatalardan biri çok konuşmaktır. Uzun açıklamalar, kuramlar, yorumlar; danışanın söylediğini onun taşıyabileceğinden daha büyük bir şeye çevirmek. Polgar'ın ahlakı burada bir yönteme dönüşür: tek bir cümle, tam yerinde. Bazen bir seansın bütün işi, terapistin söylediği kısa bir cümlededir; ve o cümle ancak öncesinde uzun süre susulduğu için yerine oturur.

Tanıklı yalnızlık ise bence terapi odasının ta kendisidir. Danışan orada yalnızdır; kendi hikâyesiyle, kendi acısıyla. Ama bir tanığı vardır. Terapist ondan bir şey istemez, onu yargılamaz, ama oradadır. Polgar'ın Central'ı gibi: yalnız olmak için bir başkasının varlığına ihtiyaç duyan insanlar için bir yer. Bazı danışanlar evde yalnız kalamaz, kalabalıkta da kendileri olamaz; terapi odası belki hayatlarında ilk kez ikisinin arasındaki o yeri onlara açar.


Terapi odasında Polgar'ı tanırım; bazen bir danışanda, bazen kendimde.

Biri her seansa bir kafeden gelir. Evde duramadığını, ama insanlarla konuşmak da istemediğini, saatlerce bir köşe masada oturduğunu anlatır. Bunu bir sorun olarak anlatır. Ben bunun bir çözüm olduğunu söylerim; kendi bulduğu bir çözüm. Sonra birlikte bakarız: bu çözüm ona neyi veriyor, neyi vermiyor?

Bir başkası uzun cümlelerle konuşur; her olayı bütün ayrıntılarıyla, bütün bağlamıyla, kendini savunarak anlatır. Bir gün ondan aynı olayı üç cümleyle anlatmasını isterim. Uzun bir sessizlik olur; sonra üç cümle gelir. Üçüncüsü yıllardır söylemediği cümledir.

Bir üçüncüsü başka bir ülkeye göçmüş, orada iyi bir iş, iyi bir ev kurmuştur; ama "kimse beni dinlemiyor" der. Dinleyenler vardır, ama onun dilinde değil. Polgar'ın Hollywood yıllarını düşünürüm. Onunla, belki yıllardır ilk kez, anadilinde ve kısa cümlelerle konuşuruz. Dil, bir masa olur.


Varoluşçu bir bakışla Polgar'ın kısa metinleri Altenberg'in eskizleriyle akrabadır ama onlardan ayrılır. Altenberg hayatı yarım sayfaya sığdırdı, çünkü daha fazlasına dayanamıyordu. Polgar yarım sayfaya sığdırdı, çünkü daha fazlasını dürüst bulmuyordu. Biri bir zorunluluk, öbürü bir ahlak. Terapi odasında ikisi de vardır; ve ikisini ayırt edebilmek iyi dinlemenin bir parçasıdır.

Bir Germanist ve terapist olarak Polgar'ı okurken ona bir hüküm vermiyorum; yalnızca bir teşekkür borcunu ödüyorum. Bir yüzyıl önce, başka bir şehirde, başka bir masada, kenara yazmanın da bir yazı olduğunu gösteren bir adama.

Zihnimde kalan görüntü Central'dan: bir öğleden sonra, pencereye yakın bir masa. Bir adam gazete okuyor, sayfanın kenarına küçük harflerle bir şey yazıyor. Kimse ne yazdığını görmüyor.

Kenar, onun için yeterince genişti.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın