Yazılar —

Viyana Moderne: kurtarılamayan ben

Yıkılan bir kahve, sinirlerin sanatı ve aynı şehirde aynı yıllarda keşfedilen iç dünya

1897'nin ocak ayında Viyana'da bir kahvehane kapanır ve kısa süre sonra yıkılır. Michaelerplatz'taki Café Griensteidl, genç yazarların yıllardır oturduğu, gazete okuduğu, birbirini çekiştirdiği yer, yeni bir binaya yer açmak için ortadan kalkar. Genç bir eleştirmen, Karl Kraus, yıkımın eşiğinde alaycı bir yazı yazmıştır: Die demolirte Literatur, yıkılmış edebiyat. Kahveyle birlikte, der, orada oturan edebiyat da yıkılıyor. Kraus yanılıyordu. Kahve yıkıldı; ama orada başlayan şey, yıkılmamak üzere başlamıştı.

Bu yazıda o şeyi anlatmak istiyorum; adına bugün Wiener Moderne, Viyana Moderne diyoruz. Yalnızca bir edebiyat akımı değil; bir şehrin, aşağı yukarı 1890 ile 1918 arasında, insanın içine bakmayı öğrendiği bir dönem. Ve bir terapist olarak beni en çok şaşırtan şey, bugün odamda konuştuğumuz iç dünyanın neredeyse bütün kelimelerinin o yıllarda, o şehirde, birkaç sokak arasında bulunmuş olmasıdır.

Önce adlar, çünkü bu bir adlar hikâyesidir. Hermann Bahr 1891'de natüralizmin aşıldığını ilan eder ve yeni bir sanat ister: sinirlerin sanatı. Çevresinde toplanan gençlere "Jung-Wien" denir: Arthur Schnitzler, Hugo von Hofmannsthal, Richard Beer-Hofmann, Felix Salten, Peter Altenberg. Aynı yıllarda Gustav Klimt ve arkadaşları sanatçılar birliğinden ayrılıp Secession'u kurar; binalarının girişine bir cümle yazarlar: Çağa sanatını, sanata özgürlüğünü. Adolf Loos süse savaş açar. Gustav Mahler saray operasını yönetir. Ve Berggasse 19'da bir nörolog rüyaları yorumlayan bir kitabı bitirir; kitap 1899 kasımında çıkar ama kapağında 1900 yazar.


Bir Germanist olarak bu dönemin kalbinde bir cümle görürüm. Fizikçi ve filozof Ernst Mach duyumlar üzerine yazdığı kitapta şunu söyler: "Das Ich ist unrettbar." Ben kurtarılamaz. Mach'a göre "ben" dediğimiz şey sabit bir öz değildir; renklerin, seslerin, dokunuşların, anıların geçici bir demetidir. Durmadan değişir, durmadan dağılır. Hermann Bahr bu cümleyi alır ve bir denemesine başlık yapar: Das unrettbare Ich. Viyana'nın genç yazarları için bu cümle bir korku olduğu kadar bir özgürlüktür.

Edebiyattaki karşılığı hemen gelir. 1900'de Schnitzler Teğmen Gustl'ü yazar: bir subayın bir gecesini baştan sona yalnızca onun kafasının içinden anlatan bir novella. Anlatıcı yoktur, açıklama yoktur; yalnızca düşünceler, yarım cümleler, korkular, kendini kandırmalar. Alman edebiyatının ilk tutarlı iç monoloğudur bu. Ve Gustl'ün içinde tek bir ben yoktur; birbirine laf yetiştiren, birbirini susturan bir kalabalık vardır.

İki yıl sonra Hofmannsthal hayali bir lordun ağzından bir mektup yazar: Lord Chandos artık hiçbir şeyi tutarlı biçimde düşünemediğini, soyut kelimelerin ağzında çürük mantarlar gibi dağıldığını anlatır. Dil krizi, ben krizinin öbür yüzüdür. Kurtarılamayan bir ben, kurtarılamayan bir dille konuşur.


Ve aynı şehirde, aynı yıllarda, Freud. Schnitzler ile Freud'un ilişkisi bu dönemin en güzel hikâyelerinden biridir. İkisi de hekimdi, ikisi de Yahudi; ikisi de insanın arzusunu ve kendini kandırışını yazıyordu, biri edebiyatla, öbürü bilimle. Yıllarca birbirlerinden uzak durdular. 1922'de, Schnitzler'in altmışıncı yaş gününde, Freud ona bir mektup yazar ve bu uzak duruşun nedenini itiraf eder: bir tür ikizinden ürkme, Doppelgängerscheu. Schnitzler'de, der, kendisinin yıllarca çalışarak bulduğu şeylerin sezgiyle bulunmuş hâlini görüyordu.

Bu itirafı çok severim. Çünkü Viyana Moderne'nin özünü söyler: iç dünyanın keşfi tek bir kişinin işi değildi. Kahvede, muayenehanede, atölyede, operada aynı soru farklı dillerle soruluyordu. Ve Freud'un birkaç yıl sonra kuracağı cümle hepsinin ortak cevabı gibidir: ben, kendi evinin efendisi değildir.


Şimdi terapist. Mach'ın cümlesi bugün benim odamda bir yöntemin adıdır. Ego-State terapisinde, iç parçalarla çalışırken danışana tek bir ben olmadığını, içinde birçok sesin, birçok hâlin, birçok yaşın bulunduğunu söyleriz. Bu danışanı korkutmaz; çoğu zaman rahatlatır. "Demek ki deli değilim" der biri; "demek ki içimdeki bu çocuk, bu öfkeli adam, bu yorgun kadın, hepsi benim." Kurtarılamayan ben, aslında dinlenmeyi bekleyen bir kalabalıktır.

Gustl'ün iç monoloğu ise her seansın gizli metnidir. Danışan bana bir şey anlatır; ama cümlelerin altında başka bir metin akar: çekinmeler, kendini düzeltmeler, söylenip yarıda bırakılan şeyler. Schnitzler bu alt metni yüzeye çıkardı. Terapist de aynısını yapar, daha yavaş ve daha nazik: alt metne yer açar.

Ve Chandos'un krizi. Kelimelerin dağıldığı, anlam denen şeyin tutunamadığı o hâl bugün de odama gelir; adı bazen tükenmişlik, bazen yabancılaşma, bazen yalnızca boşluktur. Hofmannsthal'in lordu sonunda yazmayı bırakır ve küçük şeylere bakar: tarlada unutulmuş bir sulama kabına, içindeki bir su böceğine. Terapide de bazen, büyük kelimeler çöktüğünde, küçük olana döneriz.


Terapi odasında Viyana Moderne'yi tanırım; çoğu zaman tek bir cümlede.

Biri "kendimi tanıyamıyorum" der. Eskiden kim olduğunu bildiğini, şimdi bilmediğini. Mach'ı anmadan ona belki hiç kimsenin kendini o eski anlamda tanımadığını, tanıdığımızı sandığımız şeyin bir demet olduğunu söylerim. Bu cümle onu korkutmaz; bir yükü indirir gibi olur.

Bir başkası bütün seans boyunca Gustl gibi konuşur: kendi kendisiyle, bana bakmadan, cümlelerini yarıda keserek. Onu durdurmam. Bir noktada kendi sesini duyar ve şaşırır: "Ben hep böyle mi düşünüyorum?" İç monolog ilk kez bir tanık bulmuştur.

Bir üçüncüsü bir sarsıntının içindedir ve hiçbir büyük kelimeye inanmamaktadır: ne aşka, ne başarıya, ne geleceğe. Ona büyük bir kelime önermem. Chandos'un yaptığını yaparız: bu hafta onu durduran küçük bir şeyi sorarım. Bir fincan, bir ışık, bir köpeğin bakışı. Anlam bazen en küçük kapıdan geri döner.


Viyana Moderne 1918'de imparatorlukla birlikte biter; ya da biter gibi olur. Hermann Broch yıllar sonra o dönemi bir "neşeli kıyamet" olarak anar. Valsler çalınırken bir dünya çöküyordu ve herkes bunu biraz biliyordu. Belki iç dünyanın bu kadar derin keşfedilmesi de bundandı: dış dünyanın güvenilmez olduğu yerde insan içeriye bakar.

Bir Germanist ve terapist olarak Viyana Moderne'yi okurken o yıllara özlem duymuyorum; bir borç duyuyorum. Odamda kullandığım kelimelerin birçoğu o kahvelerden, o muayenehaneden, o atölyelerden gelir. Onları her kullanışımda bir sokağı geçmiş gibi olurum.

Zihnimde kalan görüntü Michaelerplatz'tan: 1897, bir kış sabahı. Bir kahvehanenin camları sökülüyor, sandalyeler sokağa taşınıyor. Kaldırımda genç bir adam durmuş bakıyor, elinde bir defter. Sonra dönüp yürüyor, başka bir kahveye giriyor.

Ve yazmaya devam ediyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın