Yazılar —
Nietzsche: bir 'niçin'i olan insan
Yazı küresi, sonsuz dönüş ve Frankl'ın ödünç aldığı cümle
1882'nin başında, Cenova'da, gözleri neredeyse görmeyen bir adam kendine yeni bir alet edinir: Danimarkalı bir rahibin icat ettiği, yarım küre biçiminde, üstüne harf tuşları dizilmiş bir yazı makinesi. Malling-Hansen yazı küresi. Gözleri artık uzun okumaya da yazmaya da dayanmadığı için, düşüncelerini bu küreye basarak, neredeyse körlemesine yazmayı umar. Bir arkadaşına bu aletle bir mektup yazar; mektupta, büyük harflerle, şu cümle vardır: yazı aletimiz düşüncelerimize katılır.
Adam Friedrich Nietzsche'dir. Küre birkaç hafta sonra bozulur; Nietzsche yine kalemle, kısa paragraflarla, aforizmalarla yazmaya devam eder. Bazıları onun parça parça üslubunu hastalığına bağlar: uzun yazamayan göz, kısa düşünür. Bunun tam doğru olduğunu sanmam; ama bir şeyi gösterir: Nietzsche'nin düşüncesi, bedeninin sınırlarıyla birlikte düşünülmüştür.
1844'te Röcken'de, bir papazın oğlu olarak doğdu. Babası o dört yaşındayken öldü; birkaç ay sonra küçük kardeşi. Annesi, kız kardeşi, büyükannesi ve iki halasıyla, kadınlarla dolu bir evde büyüdü. Yirmi dört yaşında, henüz doktorasını bile vermeden, Basel'de klasik filoloji profesörü oldu. Wagner'le dostluk, sonra kopuş. Migrenler, mide ağrıları, neredeyse görmeyen gözler. 1879'da kürsüsünü bıraktı ve on yıl boyunca bir gezgin oldu: kışları Cenova, Nice, Torino; yazları İsviçre dağlarında, Sils-Maria'da, bir gölün kıyısında kiralık bir oda.
Bir Germanist olarak Nietzsche'yi önce bir şair olarak okurum; filozofluğu sonra gelir. Alman düzyazısının en büyük ustalarından biridir. Cümleleri kısa, keskin, müzikaldir; tirelerle nefes alır, ünlemlerle yükselir. Luther'den sonra Almancayı bu kadar değiştiren pek az yazar vardır. Ve bu dilin içinde, bugün bir terapistin odasında hâlâ yankılanan birkaç cümle bulunur.
Birincisi Putların Alacakaranlığı'nda, bir aforizma dizisinin ortasındadır. Aslı biraz dolambaçlıdır; ama dilden dile şu biçimde dolaşır: "Wer ein Warum zum Leben hat, erträgt fast jedes Wie." Yaşamak için bir niçini olan, hemen her nasıla katlanır. Elli yedi yıl sonra Viyanalı bir psikiyatr, Auschwitz'ten ve Dachau'ya bağlı kamplardan döndükten sonra yazdığı kitapta bu cümleyi alıntılar; bütün kitap bir bakıma bu cümlenin açıklamasıdır. Viktor Frankl kampta kimin dayanabildiğini sorar ve cevabı Nietzsche'de bulur: bir niçini olanlar. Bekleyen bir çocuğu, bitirilecek bir işi, kavuşulacak birini olanlar.
İkincisi Şen Bilim'dedir ve bir sorudur. Bir gün ya da bir gece, en yalnız yalnızlığınızda bir cin sokulur yanınıza ve der ki: bu hayatı, şimdi yaşadığın ve yaşamış olduğun gibi, bir kez daha ve sayısız kez daha yaşayacaksın; her acı, her sevinç, her düşünce ve iç çekiş aynı sırayla geri gelecek. Kendini yere atıp bu cini lanetler misin? Yoksa ona "sen bir tanrısın, bundan daha kutsal bir şey duymadım" diyeceğin bir an yaşadın mı? Nietzsche bu düşünceye "en büyük ağırlık" der.
Şimdi terapist. Bu iki cümle terapi odasında birbirini tamamlar; ama ikisi de dikkatle taşınmalıdır.
"Niçin" cümlesi logoterapinin kalbindedir. Frankl'ın öğrettiği, anlamın dışarıdan verilemeyeceği ama bulunabileceği, ve bulunduğunda insanın neredeyse her şeye dayanabileceğidir. Bunu odamda defalarca görürüm. Ama bir şeyi daha görürüm: bu cümle yanlış ağızda bir yük olur. Acı çeken birine "bir niçinin olsa dayanırdın" demek, onun dayanamayışını ona fatura etmektir. Niçin, terapistin danışana verdiği bir ödev değildir; birlikte, bazen çok uzun süre aranan bir şeydir.
Aynı uyarıyı Nietzsche'nin en ünlü cümlesi için de yaparım: "Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir." Bu cümle bugün tişörtlerde, spor salonlarında, motivasyon konuşmalarında dolaşır. Oysa travmayla çalışan herkes bilir ki öldürmeyen her şey güçlendirmez; bazı şeyler insanı yalnızca yaralar, hem de uzun süre. Nietzsche bu cümleyi kendisi için, kendi hasta bedeni için yazdı; bir kural olarak değil, bir meydan okuma olarak. Onu başkasının yarasına yapıştırmak, hem Nietzsche'yi hem o insanı yanlış okumaktır.
Sonsuz dönüş sorusu ise bambaşka bir alettir. Onu bir danışana doğrudan sormam; ağır bir sorudur. Ama bazen, bir kararın eşiğinde, onun yumuşak bir türevini sorarım: "Bu hayatı tam şu anki hâliyle tekrar tekrar yaşamak zorunda olsaydınız, neyi değiştirmek isterdiniz?" Soru cinin sorusu kadar korkutucu değildir; ama aynı yere bakar: insanın kendi hayatını onaylayıp onaylayamadığına. Nietzsche buna amor fati der, kaderini sevmek. Ben daha alçakgönüllü bir ad veririm: kendi hayatına evet diyebileceğin bir yer bulmak.
Terapi odasında Nietzsche'yi tanırım; bazen bir kitabın sırtında, bazen bir cümlenin arkasında.
Biri ağır bir kaybın ardından herkesin ona "güçleneceksin" dediğini anlatır. Güçlenmek istemez; yas tutmak ister. Ona izin veririz. Güç, gelecekse, yasın içinden gelir; yasın yerine değil.
Bir başkası hayatını kimsenin onaylamayacağı bir hayat olarak anlatır; en çok da kendisinin. Ona cinin sorusunu sormam. Onun yerine hayatından tek bir gün seçmesini isterim; yeniden yaşamaktan çekinmeyeceği bir gün. Uzun düşünür. Sonra çocukluğundan bir yaz sabahını anlatır, bir bahçede. O gün, onun ilk evetidir.
Bir üçüncüsü, Nietzsche gibi, babası erken ölmüş, kadınlarla dolu bir evde büyümüş bir çocuktur ve hayatı boyunca güçlü olmak zorunda kalmıştır. Güçlü olmaktan yorulmuştur. Onunla çalışırken zırhı değil, zırhın altındaki dört yaşındaki çocuğu ararız; papaz evinde, cenazeden sonra, kimsenin konuşmadığı bir akşam.
Nietzsche'nin son yılları bilinir. Ocak 1889'da Torino'da çöker; anlatılan, bir arabacının kamçıladığı atın boynuna sarılıp ağladığıdır. Bu hikâye doğru olmayabilir; ama inanmak istediğimiz bir hikâyedir. Sonra on bir yıl karanlık: önce annesinin, sonra kız kardeşi Elisabeth'in bakımında. Elisabeth onun mirasını kendi siyasetine göre düzenleyecek, metinlerini kesip biçecek, yıllar sonra bu mirası Nazilere sunacaktır. Nietzsche, kendi cümlelerinin nasıl kullanılacağı üzerinde hiçbir söz hakkı olmadan, 1900 yazında Weimar'da ölür.
Bir Germanist ve terapist olarak Nietzsche'yi okurken ona bir hüküm vermiyorum; ne hastalığına ne felsefesine. Yalnızca bir yazı küresinin tuşlarına dokunarak düşünmeye çalışan yarı kör bir adama bakıyorum; ve odamda kendi niçinlerini el yordamıyla arayan insanlara.
Zihnimde kalan görüntü Sils-Maria'dan: bir göl, kıyıda iri bir kaya, bir yürüyüş yolu. Bir adam durur, gözlerini kısarak suya bakar. Bir düşünce gelmiştir; büyük ve ağır. Bir an duraksar.
Sonra evet der.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.