Yazılar —

Hannah Arendt: doğumluluk ve geriye kalan anadil

Ölüme doğru varlığa karşı başlangıç, kendinle konuşmak ve sürgünde taşınan anadil

1964 sonbaharında, Alman televizyonunda, siyah beyaz bir stüdyoda bir kadın sigarasını yakar ve gazeteci Günter Gaus'un sorusunu dinler. Gaus ona Hitler öncesi Avrupa'dan geriye ne kaldığını sorar. Kadın biraz düşünür, gülümser ve cevap verir: "Was ist geblieben? Geblieben ist die Muttersprache." Geriye ne mi kaldı? Anadil kaldı.

Kadının adı Hannah Arendt'tir. O sırada otuz yıldır Almanya'da yaşamıyordur; on dört yılını hiçbir devletin vatandaşı olmadan geçirmiş, İngilizce yazmış, Amerikan vatandaşı olmuştur. Ama Almanca şiirleri ezbere bilir ve onları aklının bir köşesinde hep taşıdığını söyler. Aynı konuşmada bir cümle daha kurar: çıldıran Alman dili değildi. Bu cümleyi her okuduğumda içimde bir şey yerine oturur.

1906'da Hannover yakınlarında doğdu, Königsberg'de büyüdü; Kant'ın şehrinde. On sekiz yaşında Marburg'a gitti ve genç bir doçentin derslerine girdi: Martin Heidegger. Aralarında gizli, kısa süren ama hiçbir zaman tam bitmeyen bir aşk yaşandı. Sonra Heidelberg'e, Karl Jaspers'in yanına geçti ve Augustinus'ta sevgi kavramı üzerine doktorasını yazdı. 1933'te Gestapo onu sekiz gün tuttu; bırakılınca Almanya'dan kaçtı. Paris, Gurs kampı, Lizbon, New York. 1951'e kadar vatansız.


Bir Germanist olarak Arendt'i iki dil arasında yaşamış bir yazar olarak okurum; ve bunu bir yara kadar bir zenginlik olarak da görürüm. Kitaplarının çoğunu önce İngilizce yazdı, sonra Almancaya kendisi aktardı; ama aktarmadı, yeniden yazdı. The Human Condition Almancada Vita activa oldu ve iki kitap birbirinin tıpkısı değildir. Bir dilde düşündüğünüzü öbür dilde yeniden düşünmek zorundasınız. Bu sayfaları iki dilde yazan biri olarak, Arendt'in neden kendi kitaplarını çevirmeyip yeniden yazdığını çok iyi anlarım.

O kitapta beni her seferinde durduran bir kavram vardır: natality, Almancasıyla Gebürtlichkeit; Türkçede doğumluluk diyebiliriz. Hocası Heidegger insanı ölüme doğru bir varlık olarak tanımlamıştı: ölümlülüğümüzün bilinci bizi kendimize getirir. Arendt buna sessizce itiraz eder. İnsanı insan yapan yalnızca öleceği değil, doğmuş olmasıdır. Her doğumla dünyaya yeni bir başlangıç gelir; daha önce hiç olmamış bir şey. Ve insan, eylediği her an, bu ilk doğumu bir anlamda yineler: bir şeyi başlatır.

Augustinus'tan bir cümleyi sık sık anar: Başlangıç olsun diye insan yaratıldı. Dünya, der Arendt, her yeni gelenle yeniden başlayabilir. Bu bir umut cümlesi değildir; bir yapı cümlesidir. İnsan, başlatabilen varlıktır.


Sonra Kudüs gelir. 1961'de Arendt, Adolf Eichmann'ın duruşmasını izlemek için The New Yorker adına Kudüs'e gider. Bir canavar görmeyi bekler. Karşısında bir canavar değil, bir memur bulur: kalıp sözlerle konuşan, kendi cümlesini kuramayan, emirleri ve yönetmelikleri tekrarlayan bir adam. Kitabının alt başlığı tartışmalı bir ifade olur: kötülüğün sıradanlığı üzerine bir rapor.

Arendt'in Eichmann'da gördüğü şey aptallık değildi; düşüncesizlikti. Düşünmek, Arendt'e göre, kendi kendinle konuşmaktır; içindeki öbür sesle, Sokrates'ten beri bilinen o "biri ikide" diyalogla. Eichmann bu konuşmayı yapmıyordu. İçinde onu sorgulayacak kimse yoktu. Kötülük, bu sessizlikte büyüyebildi.


Şimdi terapist. Bu iki düşünce, doğumluluk ve iç diyalog, bence terapinin iki ayağıdır; Arendt bunları terapi için yazmamış olsa da.

İç diyalogla başlayayım. Terapi, en yalın tanımıyla, bir insanın kendi kendisiyle yeniden konuşmaya başladığı yerdir. Birçok danışan bu konuşmayı yıllar önce kesmiştir; ya içlerinde tek bir ses kalmıştır, sert ve hükmeden, ya da hiç ses kalmamıştır, yalnızca alışkanlık. Terapist bir süre bu iç diyaloğun öbür sesi olur; sonra yavaş yavaş bu rolü danışanın kendisine geri verir. Arendt'in "biri ikide"si, bir bakıma iyi bir terapinin sonunda varılan yerdir: insan kendi kendisinin iyi bir muhatabı olur.

Doğumluluk ise varoluşçu terapinin çoğu zaman unuttuğu yarısıdır. Ben de Yalom'la, Heidegger'le, ölümün bilinciyle çalışırım; ölüm odada sessiz bir konuktur. Ama Arendt bana öbür konuğu hatırlatır: başlangıcı. Bir insan geçmişinin toplamı değildir; yeni bir şey başlatabilen bir varlıktır. En ağır yüklerle gelen danışanda bile bu yeti yerinde durur. Bazen bütün terapi, onu yeniden bulmaktan ibarettir.


Terapi odasında Arendt'i tanırım; en çok da iki dil arasında yaşayanlarda.

Biri yıllardır başka bir ülkede yaşar, o dilde çalışır, o dilde rüya görür. Ama bir gün, seansın ortasında, annesinin bir ninnisini mırıldanmaya başlar ve ağlar. "Bu kalmış" der. Arendt'in cevabını hatırlarım. Göç insanın elinden çok şey alır; ama anadil, bazen kimsenin bilmediği bir odada, ışığı yanık bekler.

Bir başkası kendi hayatını bitmiş bir hikâye olarak anlatır: olan olmuştur, değişecek bir şey yoktur. Ona Arendt'in cümlesini değil, sorusunu getiririm: "En son neyi başlattınız?" Uzun bir sessizlik olur. Sonra küçük bir şey hatırlar: bir kurs, bir mektup, balkonda bir saksı. Başlangıcın büyük olması gerekmez.

Bir üçüncüsü bir kurumun içinde, emirleri yerine getiren biri olarak yaşamıştır ve şimdi yaptığı bir şeyin ağırlığını taşıyamamaktadır. "Ben sadece görevimi yaptım" der; sonra bu cümlenin kendi kulağında nasıl çınladığını duyar ve susar. O suskunluk, iç diyaloğun ilk kelimesidir.


Arendt'in en sevdiğim ifadelerinden biri "korkuluksuz düşünmek"tir; Denken ohne Geländer. Merdivenin tırabzanına tutunmadan, gelenekten, ideolojiden, hazır cevaplardan destek almadan düşünmek. Terapi de bir ölçüde böyledir: hazır bir kurama tutunmadan, karşındaki insanın tekliğine bakmak. Ürkütücüdür; ama başka türlü yeni bir şey görülmez.

Bir Germanist ve terapist olarak Arendt'i okurken ona bir hüküm biçmiyorum; Heidegger'le ilişkisi, Eichmann kitabının kopardığı fırtına, hepsi yazıldı ve yazılmaya devam edecek. Yalnızca vatansız kaldığı yıllarda bile içinde bir dili taşıyan bir kadına bakıyorum; ve odamda, başka ülkelerde, başka dillerde yaşayıp aynı dili taşıyan insanlara.

Zihnimde kalan görüntü o stüdyodan: duman, siyah beyaz bir ekran, biraz düşünen bir kadın. Sonra gülümsüyor ve cevap veriyor.

Anadil kaldı.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın