Yazılar —
Husserl: şeylerin kendisine dönmek
Bilene bilene yok olan çakı, paranteze alınan dünya ve terapistin ilk bakışı
Anlatılır ki Edmund Husserl çocukken bir çakı hediye almış. Bıçağı yeterince keskin bulmamış ve bilemeye başlamış. Bilemiş, bilemiş; keskinliğe öyle takılmış ki bıçak inceldikçe incelmiş ve sonunda yok olmuş. Elinde yalnızca sap kalmış. Husserl bu hikâyeyi yıllar sonra kendi felsefesi hakkında, yarı şaka yarı hüzünle anlatırmış: hep aleti biledim, kesmeye bir türlü sıra gelmedi.
Bu hikâyeyi severim, çünkü fenomenolojiyi hem en iyi hem en zor yanıyla anlatır. Husserl, ömrünü düşünmenin aletini bilemeye adamış bir adamdır. Bu yazıda o aletin ne olduğunu ve bir terapistin onunla ne kesebileceğini anlatmak istiyorum.
1859'da Moravya'da, Prossnitz'de doğdu. Matematik okudu, sayı kavramı üzerine çalıştı; sonra Viyana'da Franz Brentano'nun derslerine girdi ve hayatı değişti. Brentano ona tek bir düşünce verdi, Husserl o düşünceyi kırk yıl işledi: bilinç her zaman bir şeyin bilincidir. Görmek bir şeyi görmektir; korkmak bir şeyden korkmaktır; özlemek birini özlemektir. Buna niyetlilik dendi, Intentionalität. Bilinç kendi içine kapalı bir kutu değildir; her zaman dışarıya, dünyaya doğru uzanmış bir eldir.
Bir Germanist olarak Husserl'in diline karşı bir zaafım vardır, okunması güç olmasına rağmen; belki de güç olduğu için. Uzun, dikkatli, durmadan kendini düzelten cümleler. Ama bu dilin içinden bütün bir yüzyılı etkileyen bir çağrı yükselir: "Zu den Sachen selbst!" Şeylerin kendisine! Teorilere değil, kuramların şeyler hakkında söylediklerine değil; şeylerin bize nasıl göründüğüne.
Bunun için Husserl bir yöntem önerir: epoché, yani paranteze almak. Dünyanın gerçekten var olup olmadığı, şeylerin "aslında" ne olduğu, bilimin ne dediği; bunların hepsini bir an için askıya almak, yargıyı durdurmak. İnkâr etmek değil; yalnızca bir kenara koymak. Ve geriye kalana bakmak: bir masanın bana nasıl verildiğine, bir sesin bende nasıl yankılandığına, bir anının nasıl geri geldiğine. Görünenin kendisine.
Geç döneminde Husserl bir kavram daha bulur: Lebenswelt, yaşam dünyası. Bilimin ölçtüğü, hesapladığı dünyadan önce bir dünya vardır; içinde yaşadığımız, dokunduğumuz, sevdiğimiz, korktuğumuz dünya. Bilim bu dünyadan doğar ve sonra onu unutur. Husserl buna bir kriz der: Avrupa bilimlerinin krizi. Bunu yazdığı yıllar, 1930'ların ortası, Avrupa'nın bambaşka bir krizin içinde olduğu yıllardır.
Çünkü Husserl Yahudi bir ailede doğmuştu. Genç yaşta Protestan olmuştu, ama 1933'ten sonra bunun bir anlamı kalmadı. Üniversiteden fiilen dışlandı, adı listelerden silindi. Freiburg'un yeni rektörü, onun eski asistanı ve Varlık ve Zaman'ı ona ithaf etmiş olan Martin Heidegger'di. Kitabın sonraki bir baskısında ithaf sayfası sessizce kaldırıldı. Husserl 1938 baharında, Freiburg'da, yalnızlık içinde öldü.
Sonra bir romanın sonunu andıran bir şey olur. Belçikalı genç bir Fransisken rahip, Herman Leo Van Breda, Husserl'in dul eşini ziyaret eder. Evde kırk bin sayfaya yakın el yazması vardır, neredeyse tamamı eski bir stenografi sistemiyle, Gabelsberger yazısıyla yazılmış; Nazilerin elinde yok olacak bir miras. Van Breda bu sayfaları Belçika'nın diplomatik yollarıyla sınırdan geçirir. Bugün Leuven'deki Husserl Arşivi'nde durmaktadırlar. Bilene bilene yok olan çakının sapı kaybolmamıştır.
Şimdi terapist. Fenomenoloji terapi odasına Husserl'in kendisiyle değil, onun öğrencileri ve okurları aracılığıyla girdi: Binswanger'le, Medard Boss'la, Merleau-Ponty'yle, Carl Rogers'ın danışanı onun kendi çerçevesinden dinleme ilkesiyle; benim kendi çalışmamda en çok da Eugene Gendlin'le, Focusing'le. Hepsinin ortak noktası şudur: danışanı anlamadan önce, onun hakkında bildiklerimi paranteze almak.
Bu kâğıt üzerinde basit, odada son derece zordur. Bir insan karşıma oturduğunda daha ilk cümlesinde zihnim çalışmaya başlar: bu tablo tanıdık, bu hikâye şuna benziyor, bu insan şu türden biri. Bilgi, deneyim, okumalar; hepsi işe koşulur. Ve hepsi, o insanı görmemin önünde bir perde olabilir. Epoché bu perdeyi kaldırmak değildir; kaldırılamaz. Epoché, perdenin orada olduğunu bilmek ve bir an için ona değil, arkasındakine bakmaktır.
Gendlin'in "felt sense" dediği şey, Husserl'in görünene dönme çağrısının bedendeki karşılığıdır. Danışan "bir şey var ama adını koyamıyorum" der. Fenomenolojik tutum, bu "bir şey"e hemen bir ad vermemektir. Beklemek. Görünenin kendini göstermesine izin vermek. Ad sonra gelir; ve çoğu zaman danışanın kendi ağzından gelir.
Terapi odasında Husserl'i tanırım; çoğu zaman kendi içimde, bir yargıyı durdurmaya çalışırken.
Biri bir yasını anlatır. Yasın evrelerini bilirim; kitaplarda okumuşumdur. Onu bir evreye yerleştirmek istersem onu kaybederim. Paranteze alırım; ve o hiçbir kitapta olmayan bir şey söyler: annesi öldükten sonra önce onun sesini değil, kokusunu unuttuğunu fark ettiğini. Yasın bu evresi hiçbir kitapta yazmaz.
Bir başkası "hiçbir şey hissetmiyorum" der. Ona bunun ne olduğunu sormam; nasıl olduğunu sorarım. Bu hiçbir şey nerede? Göğüste mi, başta mı? Bir rengi, bir ağırlığı var mı? Bir süre sonra "hiçbir şey"in bir yeri, bir ağırlığı, hatta bir sıcaklığı çıkar ortaya. Hiçbir şey de bir şeyin bilincidir.
Bir üçüncüsü bilimin diliyle konuşur. Kendi hayatını istatistiklerle, beyin kimyasıyla, risk etkenleriyle anlatır. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Ama Husserl'in uyardığı şey olmuştur: ölçülen dünya yaşanan dünyayı örtmüştür. Onunla birlikte, yavaş yavaş, yaşam dünyasına döneriz: sabah kahvesinin tadına, işe giderken geçtiği köprüye, kızının eline.
Varoluşçu bir bakışla Husserl'in mirası bir paradokstur. Kendisi kesin, katı, neredeyse matematiksel bir felsefe istedi; öğrencileri ondan varoluşun en kırılgan, en kişisel sorularını çıkardı. Heidegger, Sartre, Merleau-Ponty, Levinas; hepsi Husserl'in bilediği aletle kendi yolunu kesti. Belki de aletin kaderi buydu: bileyene değil, kullanana ait olmak.
Bir Germanist ve terapist olarak Husserl'i okurken ona bir hüküm biçmiyorum; bu, onun bize öğrettiği şeye ihanet olurdu. Yalnızca paranteze alıyorum: bildiklerimi, okuduklarımı, onun hakkında söylenenleri. Ve geriye kalana bakıyorum: bir çocuğun elinde, bilene bilene yok olmuş bir bıçağın sapına.
Zihnimde kalan görüntü Leuven'den: bir arşiv odası, raflarda kutular, kutularda bugün pek az insanın okuyabildiği bir yazıyla dolu binlerce sayfa. Bir araştırmacı birini açar, büyüteci alır, eğilir.
Şeylerin kendisine; yavaşça.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.