Yazılar —
Heidegger'in Dasein'ı: terapi odasına giren kavram
Bir dağ kulübesinden Zollikon'daki salona, oradan danışanın sandalyesine
Bir kelime düşünün ki Almanca'da herkesin bildiği, sıradan bir kelimedir: Dasein, "orada olmak", "var olmak". Bir hastanın "varlığı", bir bitkinin "yaşamı" için kullanılır. 1927'de bir filozof bu kelimeyi alır, tireyle böler, Da-sein, ve ona başka bir şey söyletir: insanın var olma biçimi, kendi varlığı kendisine mesele olan tek varlık. O günden sonra kelime bir daha eski hâline dönmez.
Heidegger'in Dasein'ı üzerine yazılan kitaplar, Dasein'ın kendisinden çok daha ağırdır. Bu yazıda o ağırlığı bir kenara koymak istiyorum. Bir Germanist olarak kelimeye, bir terapist olarak kelimenin gösterdiği insana bakarak; çünkü Dasein, felsefe tarihinde nadir görülen bir şeydir: terapi odasına girmiş bir kavram.
Heidegger'in yaptığı hamle basit görünür: insanı tanımlarken ne bilinç der, ne ruh, ne özne, ne "düşünen şey". Bunların hepsi, ona göre, insanı önce dünyadan ayırıp sonra dünyayla nasıl ilişki kurduğunu sormaktır. Oysa insan, der Heidegger, hiçbir zaman dünyanın dışında bulunmaz. İnsan olmak, baştan "dünyada olmak"tır; In-der-Welt-sein, tirelerle tek bir kelime. Dünya, insanın içine girdiği bir kap değil, insanın kendisini bulduğu yerdir.
Bir Germanist olarak Heidegger'i okumak, dille güreşmektir. Dasein'ın etrafındaki kelimeler birer küçük şiir gibidir: Geworfenheit, fırlatılmışlık; insan bu dünyaya kendi seçmeden, sorulmadan atılmıştır. Entwurf, tasarım ya da atılış; ama insan, fırlatıldığı yerden ileriye doğru kendini atar, olanaklarına doğru. Sorge, kaygı ya da tasa; ama korkuyla karışan bir kaygı değil, insanın kendi varlığıyla ilgilenmesi, ona "bakması". Das Man, "herkes"; insanın çoğu zaman kendisi olarak değil, "herkesin yaptığı gibi" yaşaması. Gerede, gevezelik; herkesin dilinin, söyleyecek bir şeyi olmadan konuşması.
Bu kelimelerin ortak özelliği, hepsinin gündelik Almanca'dan alınmış olmasıdır. Heidegger yeni kelime uydurmaz; eskilerini yerinden oynatır. Bu, bir Germanist için hem büyüleyici hem tehlikelidir: kelimeler o kadar tanıdıktır ki anladığınızı sanırsınız. Anlamazsınız. Bir de Heidegger'in yazdığı yer vardır: Todtnauberg'de, Kara Orman'ın yükseklerinde bir kulübe. Varlık ve Zaman orada yazılmıştır; kelimelerin hepsinde o dağın havası vardır, köylü Almancası, kaba ve kesin.
Şimdi terapist. Dasein'ın terapi odasına nasıl girdiğini anlatmak gerekir.
1930'larda Ludwig Binswanger, İsviçreli psikiyatr, Freud'un yakın arkadaşı, hastalarını anlamakta psikanalizin yetmediği bir yerde Heidegger'i okur. Freud'a göre hasta, bastırılmış dürtülerin taşıyıcısıydı; Binswanger'e göre hasta, bir dünyada bulunan bir Dasein'dı, ve hastalık, o dünyanın belirli bir biçimde daralmasıydı. Böylece "Daseinsanalyse" doğar: bir insanın dünyada olma biçimini anlamak. Melankolik insanın zamanı nasıl yaşadığı; manik insanın dünyayı nasıl "uçarak" geçtiği; şizofrenide dünyanın nasıl parçalandığı. Tanı yerine, bir varoluş tarifi.
Medard Boss daha ileri gider: Heidegger'i evine davet eder. 1959'dan 1969'a kadar Heidegger, Zürih yakınlarında, Zollikon'da, Boss'un evinde hekimlere seminer verir. Yaşlı filozof, genç psikiyatrlara Dasein'ı anlatır ve onlardan bir şey ister: hastayı bir mekanizma olarak değil, bir dünyada bulunan biri olarak görün. Seminerlerin kayıtları vardır; Heidegger'in hekimlere sabırla, bazen sabırsızca, aynı şeyi tekrar tekrar anlattığı görülür.
Bir terapist olarak bu seminerleri okurken şunu düşündüm: Heidegger'in hekimlerden istediği şey, bugün bizim "fenomenolojik tutum" dediğimiz şeydir. Danışanın söylediğini bir belirti olarak değil, onun dünyasının bir parçası olarak dinlemek. "Uyuyamıyorum" cümlesini bir uykusuzluk şikâyeti olarak değil, bir insanın gecesinin nasıl kurulduğunun anlatımı olarak duymak.
Terapi odasında Dasein'ı görürüm; adını bilmeden, ama kelimenin gösterdiği şeyi.
Biri "herkes gibi" yaşamıştır: herkes gibi okumuş, herkes gibi evlenmiş, herkesin istediği işi yapmış. Kırk yaşında, "bu benim hayatım mı?" diye sorar. Heidegger'in das Man'ı budur: herkesin hayatını yaşamak ve bunu fark etmemek; sonra, bir gün, fark etmek. Heidegger bu fark etme anına "sahih olma" imkânı der; ama sahih olmak, mutlu olmak demek değildir. Kendi hayatını yaşamak, herkesinkini yaşamaktan daha zordur.
Bir başkası kaygıdan söz eder. Ne olduğunu bilmez; belirli bir şeyden korkmaz, her şeyden ürker. Heidegger, korku ile kaygıyı ayırır: korkunun bir nesnesi vardır, kaygının yoktur. Kaygıda insan, dünyanın kendisiyle, orada olmakla karşılaşır. Bu insana "neyden korkuyorsun" diye sormak yanlış sorudur. Doğru soru, kaygının ona ne gösterdiğidir: belki de, ilk kez, yaşadığı hayatın kendisine ait olmadığını.
Bir üçüncüsü, ölümden söz etmez ama ölümün gölgesinde yaşar. Heidegger'in en ünlü ve en yanlış anlaşılan fikri: insan, "ölüme doğru varlık"tır. Bu bir karamsarlık değildir. Ölümün kendi ölümüm olduğunu ve kimsenin onu benim yerime ölemeyeceğini bilmek, hayatın da benim hayatım olduğunu bilmektir. Ölümü gerçekten düşünen insan, "herkes"ten ayrılır ve kendine döner. Yalom bunu Heidegger'den almış ve terapiye taşımıştır.
Bir şeyi söylemeden geçmek dürüst olmaz. Heidegger 1933'te Freiburg Üniversitesi'nin rektörü oldu ve Nasyonal Sosyalist Parti'ye girdi. Rektörlük konuşması, bugün okunması zor bir metindir. Sonradan bunu ne açıkladı ne özür diledi. Kara Defterler'de görülen antisemitizm, konuyu felsefesinden ayırmayı imkânsız kılar. Dasein'ı düşünen adam, "herkes" gibi davranmış ve kendi kavramına ihanet etmiştir. Bunu bilmeden Heidegger okumak, bir insanı yalnızca en iyi cümleleriyle tanımak gibidir; terapist olarak buna izin veremem.
Yine de kavram, sahibinden büyüktür. Dasein, Heidegger'in yaptıklarına rağmen, terapi odasına girmiş ve orada kalmıştır; çünkü doğru bir şeyi göstermiştir: insanın önce var olduğunu, sonra düşündüğünü; dünyanın içinde bulunduğunu ve o dünyanın kendisine mesele olduğunu.
Bir Germanist ve terapist olarak Dasein üzerine yazarken bir felsefe dersi vermek istemedim; verebilecek olan çok. Yalnızca, bir kelimenin nasıl bir dağ kulübesinden inip Zollikon'daki bir salona, oradan bugün benim odama geldiğine bakmak istedim. Kelime hâlâ oradadır; her danışanın oturduğu sandalyede.
Zihnimde kalan görüntü Heidegger'in yazdığı bir şey değil, kavramın bende devam ettiği yer: Zollikon'da bir salon. Yaşlı bir adam tahtada tek bir kelime yazmış, ortasına bir tire çekmiş. Karşısında beyaz önlüklü hekimler. Biri elini kaldırıyor: "Ama hastam bunu nasıl anlar?" Yaşlı adam tebeşiri bırakıyor.
"Hastanız bunu zaten biliyor. Siz unutmuşsunuz."
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.