Yazılar —

Varlık ve Zaman: yarım kalmış bir kitabın hikâyesi

Todtnauberg'deki kulübe, çekiç paragrafı, vicdanın sessiz çağrısı

1927 baharında Halle'de, bir yıllığın sekizinci cildi olarak, dört yüz otuz sayfalık bir kitap çıkar. Kapağında bir başlık ve bir alt başlık: Varlık ve Zaman. Birinci Yarı. İkinci yarısı hiçbir zaman yazılmayacaktır. Kitabın ithafı, Edmund Husserl'edir; "saygı ve dostlukla". Sekiz yıl sonra, Husserl Yahudi olduğu için üniversiteden uzaklaştırıldığında, ithaf baskıdan kaldırılacak, savaştan sonra geri konacaktır. Kitabın kendi hikâyesi, içindeki felsefeden az dramatik değildir.

Bu yazıda bir kitaba bakmak istiyorum; bir kavrama değil. Dasein üzerine ayrı yazdım. Şimdi konu, o kavramı taşıyan nesnenin kendisi: nasıl yazıldı, nasıl kuruldu, neden yarım kaldı ve neden hâlâ, yüz yıl sonra, bir okurun elinde titrer.

Önce yazılış. Heidegger 1923'ten beri Marburg'da profesördür; kürsüsü Husserl'in tavsiyesiyle gelmiştir. Ama kitabı Marburg'da değil, Todtnauberg'de yazar: Kara Orman'da, 1150 metrede, karısının 1922'de yaptırdığı üç odalı bir kulübe. Elektrik yok, su kuyudan, ısınma sobayla. Heidegger sabahları kayak yapar, öğleden sonra yazar. 1926'nın kışında kitabın büyük kısmı bu kulübede biter; baskıya yetiştirilmesinin sebebi, Marburg'daki kadro için yayın gerekmesidir. Bakanlık ilk metni "yetersiz" bulur; kitap çıktıktan sonra karar değişir. Varlık ve Zaman, bir bakıma, bir kadro kitabıdır.


Bir Germanist olarak kitabı ilk açtığımda, ilk sayfada Platon'dan bir alıntı ve bir itiraf buldum: "varlık" dediğimizde ne demek istediğimizi eskiden biliyorduk, artık bilmiyoruz; ama bunu unuttuğumuzu da unuttuk. Kitabın bütün iddiası bu iki cümledir. Batı düşüncesi iki bin yıldır varlıkları incelemiş, ama varlığın kendisini sormayı bırakmıştır. Heidegger soruyu yeniden sormak ister; ve bunun için, soruyu soran varlıktan, yani insandan, yani Dasein'dan başlar.

Kitabın kuruluşu bir merdiven gibidir. Birinci bölüm: Dasein'ın gündelik hâli. Dünyada olmak; araç-gereçle iş görmek (Heidegger'in ünlü çekici: çekiç, elde iş görürken "el altında"dır, kırıldığında ise "mevcut" bir nesne olur ve ancak o zaman düşünülür); başkalarıyla olmak; "herkes" olmak; konuşmak, anlamak, ruh hâlinde bulunmak. Sonra kaygı: gündeliğin altındaki boşluğun açığa çıktığı an. Ve birinci bölümün doruğu: bütün bunların birliği olarak Sorge, tasa.

İkinci bölüm zamana geçer. Dasein'ın bütünlüğü nerede görülür? Ölümde; çünkü ölüm, Dasein'ın "artık olmaması"dır ve yalnızca kendisinindir. Ölüme doğru varlık, sahih olma imkânı, vicdanın çağrısı, kararlılık. Sonra kitabın son büyük hamlesi: bütün bunların temeli zamandır. İnsan bir "şimdi"de yaşamaz; gelecekten gelerek geçmişini üstlenir ve şimdiyi böyle açar. Zamansallık, Dasein'ın anlamıdır.

Ve kitap burada biter. Planlanan ikinci yarıda, zamanın kendisinin varlığın ufku olduğu gösterilecekti; sonra Kant, Descartes, Aristoteles bu ışıkta yeniden okunacaktı. Yazılmadı. Heidegger sonradan, dilinin buna yetmediğini söyledi. Kitap bir "Birinci Yarı" olarak kaldı ve öyle kalmasına rağmen, belki de öyle kaldığı için, yüzyılın en etkili felsefe kitabı oldu.


Şimdi terapist. Varlık ve Zaman'ı bir terapist neden okur?

Çünkü kitabın ikinci bölümü, terapi odasında olan şeyin en ayrıntılı felsefi tarifidir. Vicdanın çağrısı: Heidegger, vicdanın bir şey söylemediğini, sustuğunu yazar. Vicdan, "herkes"in gürültüsü içinde insanı kendi varlığına çağıran bir sessizliktir. Bu, terapide bildiğimiz şeydir: danışanın konuşmayı kestiği, sustuğu, sonra başka bir yerden konuştuğu an. Kararlılık: kendi olanaklarını üstlenmek; başkasının hayatını değil, kendi hayatını seçmek. Ve zamansallık: geçmişin bir yük değil, bir miras olarak üstlenilmesi; geleceğin bir plan değil, bir açıklık olarak yaşanması.

Bir de kitabın yönteminden öğrendiğim şey var: fenomenoloji. Heidegger, Husserl'den aldığı bu yöntemi bir cümleyle özetler: kendini gösteren şeyi, kendini gösterdiği gibi görmek. Terapist olarak yaptığım şeyin en kısa tarifi budur. Kuramla değil, tanıyla değil, karşımda oturan insanın kendini nasıl gösterdiğiyle başlamak. Kitap, bunu felsefeye yapmıştır; Binswanger ve Boss, psikiyatriye; bugün ben, kendi odamda, bir dağ kulübesinde yazılmış bu yöntemle danışanı dinliyorum.


Kitap okuru nasıl etkiler? Buna kendi tecrübemden cevap vereyim.

Duisburg'da, öğrenciyken, ilk yüz sayfayı üç kez okudum ve hiçbir şey anlamadım. Sonra çekiç paragrafına geldim: elde iş gören alet, kırıldığında ilk kez görülür. Bir şey açıldı. Kitabın bütün yöntemi, bu paragrafta örneklenmiştir: gündelik, görünmez olanı, bozulduğu anda görünür kılmak. Terapi de öyledir: insan, hayatı işlerken onu görmez; hayat kırıldığında odaya gelir ve ilk kez ona bakar.

Kitabın ikinci bölümünü Viyana'da okudum, terapi eğitimi sırasında. Ölüme doğru varlık bölümünü bir gece bitirdim ve uyuyamadım; korkudan değil. Heidegger'in söylediği şey, ölümün beni bekleyen bir olay değil, şu an yaşadığım hayatın biçimi olduğuydu. Ertesi sabah bir danışanı dinlerken bunu duydum: yaşamadığı hayatı anlatıyordu; ölümü değil, ölümden korktuğu için yaşamadığı şeyleri.


Bir şey daha. Kitap, yazarından ayrı okunabilir mi? Heidegger 1933'te Nazi oldu; bunu Dasein yazısında söyledim, burada tekrar söylemem gerekir, çünkü kitap bunu bilmeden okunmamalıdır. Ama şunu da söylemeliyim: Varlık ve Zaman 1927'de yazıldı ve içinde, sonradan olacak şeyi haklı çıkaran hiçbir şey yoktur. Tersine, kitabın en güçlü bölümleri, "herkes"e karşı kendi olma çağrısı, yazarının altı yıl sonra yapacağı şeyin tam karşıtıdır. Kitap, yazarını mahkûm eder. Bu yüzden okunmalıdır.

Varoluşçu bir bakışla Varlık ve Zaman, yirminci yüzyıl terapisinin gizli kaynağıdır. Sartre'ın özgürlüğü, Frankl'ın sorumluluğu, Binswanger'in Daseinsanalyse'i, Yalom'un ölüm kaygısı, Boss'un Zollikon seminerleri: hepsi bu dört yüz otuz sayfadan çıkar. Kitabı okumamış bir varoluşçu terapist, kaynağını bilmeyen bir nehir gibidir; akar, ama nereden geldiğini söyleyemez.


Bir Germanist ve terapist olarak Varlık ve Zaman'ı okurken, onu bir kutsal kitap gibi de, bir suç aleti gibi de görmüyorum. Bir dağ kulübesinde, kayak ve soba arasında, bir kadro için aceleyle bitirilmiş, yarım kalmış ve yarım kaldığı hâlde yüzyılı değiştirmiş bir kitap olarak görüyorum. Kitaplar da insanlar gibidir: en önemlileri bile tamamlanmaz.

Zihnimde kalan görüntü, Heidegger'in yazdığı bir cümle değil, kitabın bende devam ettiği yer: Todtnauberg'de, karlı bir öğleden sonra. Kulübede bir masa, masada yazılmış son sayfa. Altında "Birinci Yarı" yazıyor. Adam kalemi bırakıyor, pencereden dağa bakıyor.

İkinci yarıyı düşünüyor. Yazmayacak.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın