Yazılar —

Trümmerliteratur nedir? Molozdan sonra cümle

Eich'in envanteri, Borchert'in kapısı, Böll'ün bağlılığı ve felaketten sonra dil

Mayıs 1945'te Almanya'da bir sabah, insanlar sokağa çıkıp etrafa bakarlar. Şehirlerin yarısı yoktur. Köln'de katedral ayakta, çevresi moloz; Hamburg'da, Dresden'de, Berlin'de aynı. Almanca'da bu molozun bir adı vardır: Trümmer. Kadınlar taşları elle ayıklar, tuğlaları üst üste dizer; onlara "moloz kadınları" denir. Ve birkaç yıl içinde, bu molozun arasından bir edebiyat çıkar; adı da aynı olur: moloz edebiyatı, Trümmerliteratur.

Bu yazıda o edebiyatın ne olduğunu anlatmak istiyorum; ama edebiyat tarihi olarak değil, bir soru olarak: felaketten sonra insan nasıl konuşur? Bu, bir Germanist'in sorusu olduğu kadar bir terapistin de sorusudur. Travmadan sonra dil ne yapar?

Önce kelime. Trümmerliteratur terimini yazarlar kendileri seçmedi; onlara yakıştırıldı, biraz da küçümseyerek. Heinrich Böll 1952'de bir yazıyla bu adı sahiplenir: "Moloz Edebiyatına Bağlılık". Böll'ün söylediği şudur: bize moloz yazarları diyorlar; doğru, çünkü savaştan dönen insanlar molozun içinde yaşıyordu ve biz onları yazdık. Bunun için özür dilemeyeceğiz. Gözü sağlam olan yazar, gördüğünü yazar.


Bir Germanist olarak bu edebiyatın dilinde beni en çok etkileyen şey, azlığıdır. On iki yıl boyunca Almanca, propagandanın diliydi: büyük kelimeler, büyük sıfatlar, kader, halk, zafer. 1945'ten sonra bu kelimelerin hepsi kirlenmişti. Yazarlar, Weyrauch'un deyişiyle, bir "kahlschlag" yapmak zorundaydı: ormanı dibinden kesmek, dili sıfırdan kurmak. Kısa cümleler. Sıfatsız. Söylenebilenle söylenemeyen arasında, söylenebilenin sınırında durmak.

Günter Eich'in 1945'te esir kampında yazdığı "Envanter" şiiri bunun manifestosudur. Şiir, bir esirin elindekileri sayar: bu benim şapkam, bu paltom, bu bez torbada tıraş takımım. Bir konserve kutusu: tabağım, bardağım. Bir çivi. Ve en sonda, kurşunkalem: gündüz mısralar yazdığım, gece düşündüğüm. Şiir bu kadardır. Hiçbir sıfat, hiçbir duygu, hiçbir yorum. Yalnızca nesneler ve "benim". Almanca'nın 1933–45 arasında kaybettiği şey, bu şiirde geri gelir: bir insanın kendi elindekini adlandırma hakkı.

Wolfgang Borchert başka türlü yapar. Yirmi altı yaşında, hasta, savaştan dönmüş; 1947'de bir oyun yazar: Kapının Dışında. Kahramanı Beckmann, Sibirya'dan dönen bir asker, Hamburg'a gelir ve hiçbir kapının açılmadığını görür. Karısı başkasıyla, eski komutanı gülüyor, Elbe onu geri kusuyor. Oyun bir gece radyoda yayınlanır; ertesi gün Almanya'nın yarısı bu oyundan söz etmektedir. Borchert, oyunun sahnede ilk oynanışından bir gün önce, Basel'de ölür. Oyunun alt başlığı: hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemeyeceği bir oyun. Görülmüştür.


Şimdi terapist. Trümmerliteratur, bir travma edebiyatıdır; ama bugün bildiğimiz anlamda değil. Travmanın adı henüz yoktu; "savaş nevrozu" vardı, ondan da söz edilmezdi. Bu edebiyatın yaptığı şey, terapinin travmada yaptığı şeyin ilk adımıdır: olanı adlandırmak. Yorumlamadan, açıklamadan, anlam vermeden. Böll'ün hikâyelerinde savaştan dönen adamlar konuşmaz; sigara içer, tren bekler, bir kadına bakar. Konuşamamak, hikâyenin konusu değil, biçimidir.

Travma terapisinde bildiğimiz bir şey vardır: felaketin hemen ardından "anlam" aramak, çoğu zaman yeniden yaralar. Anlamdan önce envanter gelir. Ne kaldı? Bu şapka, bu palto, bu çivi. Eich'in şiiri, klinik olarak da doğru bir sırayı izler: önce nesneler, sonra "benim" kelimesi, en sonda kurşunkalem, yani yazmak, yani anlatmak. Anlatı, envanterin sonunda gelir; başında değil.

Borchert'in Beckmann'ında ise başka bir şey görürüm: dönüşün travması. Savaştan dönmek, savaşın bitmesi değildir. Beckmann Hamburg'a gelir ve hiç kimse onun neyle geldiğini bilmek istemez. Kapılar bunun için kapalıdır: acısından değil, acısının başkalarına hatırlattığı şeyden. Terapide bunu tanırım: bir felaketten dönen insanın etrafındakilerin ondan istediği ilk şey, felaketi anlatmaması olur. Ve o susar; kapının dışında.


Terapi odasında Trümmerliteratur'u okumamış insanlar onu yeniden yazar.

Biri büyük bir kayıptan sonra konuşamamaktadır; kelimeler "büyük" gelir, hepsi yalan gibidir. Ona bir envanter yazmasını öneririm; Eich'i anmadan. Neyin kaldığını. Bir hafta sonra bir liste getirir: bir anahtar, bir kazak, bir telefon numarası. Listeyi okurken sesi ilk kez titrer. Envanter, anlatının kapısıdır.

Bir başkası bir felaketten dönmüş ve ailesine hiçbir şey anlatmamıştır; çünkü aile bilmek istememiştir, çünkü aile de kendi molozunun içindedir. Beckmann gibi, kapının dışında yaşar; içeride ışık yanar, o dışarıda durur. Onunla çalışırken kapıyı açmaya değil, dışarıda bir sandalyeye oturmaya çalışırım. Kapı, kendisi açılır ya da açılmaz.

Bir üçüncüsü, felaketin ikinci kuşağındandır. Babası ya da dedesi susmuştur; sessizlik miras kalmıştır. Almanya'da buna dair kırk yıllık bir tartışma var: "babaların suskunluğu". Türkiye'de de vardır; adı yoktur. Bu insanla çalışmak, kendisinin yaşamadığı bir şeyin envanterini çıkarmaktır; başkasının molozu içinde kendi taşını bulmak.


Varoluşçu bir bakışla Trümmerliteratur, "sıfır saati" denen o efsanenin reddidir. 1945'te bir sıfır saati olduğu söylendi: her şey yeniden başlıyor. Yazarlar buna inanmadı. Sıfırdan başlanmaz; molozdan başlanır. Frankl aynı yıllarda Viyana'da aynı şeyi söylüyordu: anlam, koşulların içinden değil, koşullara rağmen. Böll'ün, Borchert'in, Eich'in yaptığı, bir "rağmen" edebiyatıdır: dile rağmen dil, molozdan sonra cümle.

Bu edebiyat kısa sürdü. 1950'lerin ortasında Almanya zenginleşti, moloz kaldırıldı, yazarlar başka şeyler yazdı. Ama dilde bıraktığı şey kaldı: sıfatsız cümle, sayılan nesne, kapının dışında duran adam. Bugün Almanca'da iyi düzyazı hâlâ o dersi taşır. Ve bugün terapide, felaketten sonra konuşmayı yeniden öğrenen insanlar, bilmeden, aynı sırayı izler: envanter, sonra bir cümle, sonra bir hikâye.


Bir Germanist ve terapist olarak Trümmerliteratur'u okurken onu bir dönem olarak değil, bir yöntem olarak görüyorum: felaketten sonra dilin nasıl yeniden kurulacağının yöntemi. Kimseye tanı koymuyorum; bir ülkeye de. Yalnızca, molozun içinde kâğıda dört satır yazan insanlara bakıyorum ve odamda aynı dört satırı yazanları düşünüyorum.

Zihnimde kalan görüntü, bu yazarların yazdığı bir sahne değil, dönemin bende devam ettiği yer: Bir esir kampı, 1945. Bir adam, bez torbasından bir kurşunkalem çıkarıyor. Elindekileri sayıyor; kâğıda yazıyor. Şapka. Palto. Konserve kutusu. Çivi.

Kurşunkalem. Bunu en sona yazıyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın