Yazılar —

Kant'ın doğru-sözlülük yasası çift görüşmesinde uygulanabilir mi?

Kapıdaki katil, sorulan soru ve evliliğin iç odası

Bir katil kapıyı çalar ve arkadaşınızın evde olup olmadığını sorar. Arkadaşınız içeride, dolapta saklanmıştır. Ne dersiniz? Bu soruyu 1797'de Fransız yazar Benjamin Constant, Immanuel Kant'a sormuştur; Kant'ın cevabı iki yüz yıldır felsefe öğrencilerini çileden çıkarır: yalan söyleyemezsiniz. Katile bile. Doğruyu söyleme ödevi koşulsuzdur; sonuçlarına bakılmaksızın geçerlidir.

Bu cevabı ilk okuduğumda Duisburg'da öğrenciydim ve Kant'ı acımasız bulmuştum. Yıllar sonra karşımda bir çift otururken onu yeniden düşündüm. Çünkü çift terapisinde her hafta aynı kapı çalınır: "Ona söylemeli miyim?" Ve Kant'ın kapının arkasındaki katili, çoğu zaman, evliliğin kendisidir.

Önce Kant'ın gerçekten ne dediğine bakalım; çünkü Kant hakkında söylenenler, Kant'ın söylediklerinden daha çoktur. Kant'a göre ahlak yasası tek bir biçime sığar: yalnızca, aynı zamanda genel bir yasa olmasını isteyebileceğin ilkeye göre davran. Yalan söylemek bu sınavı geçemez; çünkü herkesin yalan söylediği bir dünyada söz, söz olmaktan çıkar ve yalanın kendisi de anlamsızlaşır. Yalan, dilin kendisine ihanettir. Kant için mesele, arkadaşınızın hayatı değildir; insanlar arasındaki güvenin varlık koşuludur.

Ama Kant'ın gözden kaçan bir ayrımı vardır ve çift terapisi için asıl önemli olan budur: yalan söylememek ile her şeyi söylemek aynı şey değildir. Kant, insanın susma hakkını tanır. Sorulan bir soruya yanlış cevap vermek yasaktır; ama her düşünceyi dile getirmek bir ödev değildir. Kant'ın kendisi, dostluk üzerine derslerinde, en yakın dostuna bile her şeyi açmayan insanı akıllı bulur. Yalan söylememek bir yasadır; içini dökmek bir yasa değildir.


Bir Germanist olarak Kant'ın Almancasında beni etkileyen şey, kesinliğidir. Kant'ın cümleleri uzun ve zordur, ama içlerinde tek bir "belki" yoktur. Yalan üzerine yazısında "Wahrhaftigkeit" kelimesini kullanır: doğruluk değil, doğru-sözlülük. Bu ince fark önemlidir. Kant, insanın gerçeği bilmesini istemez; bildiğini söylerken yalan söylememesini ister. Doğruluk bir bilgi meselesidir; doğru-sözlülük bir tavır.

Evliliklerde de mesele budur. Karşımda oturan çiftlerden biri "bana doğruyu söyle" der; oysa istediği şey doğruluk değil, doğru-sözlülüktür. Karşısındakinin her şeyi bilmesini değil, bildiğini saklamamasını ister. Kant'ın ayrımı burada bir terapi aracına dönüşür: Sana yalan söyledi mi, yoksa sana söylemedi mi? İkisi farklı şeylerdir ve farklı şekilde onarılır.


Şimdi çift terapisi odasına girelim ve Kant'ı yanımızda götürelim.

İlk çift: biri, yıllar önce bir şey yapmıştır ve söylememiştir. Şimdi söylemek istemektedir; "dürüst olmak" için. Kant'a göre bu, kapıdaki katil değildir; sorulmamış bir sorudur. Kant susmayı yasaklamaz. Ama terapist olarak sormam gereken başka bir şey vardır: bu itiraf kimin için? Vicdanı rahatlatmak için mi, yoksa karşısındakinin bilme hakkı için mi? Birincisi, yükü kendisinden karşısındakine aktarmaktır; ikincisi ise Kant'ın "insanı araç değil amaç olarak gör" ilkesinin ta kendisidir. Karşısındakini, kendi hayatı hakkında karar verebilecek bir yetişkin olarak görmek, ona bilme hakkını vermektir. Ama bu hak, itirafın zamanını ve biçimini de belirler.

İkinci çift: biri sormuştur, öteki yalan söylemiştir. "Bir şey yok" demiştir; bir şey varken. Burada Kant kesindir ve ben de öyleyim. Sorulan soruya verilen yanlış cevap, evliliğin dilini bozar. Kant'ın dediği gibi: yalanın olduğu yerde söz geçersizleşir. Bu çiftle çalışırken onarılması gereken şey olay değil, dildir. Bir kez yalan söylenen bir evlilikte her cümle şüpheyle dinlenir; Kant'ın "genel yasa" sınavı odada gerçekleşmiştir.

Üçüncü çift: ikisi de "her şeyi söyleriz" der ve birbirlerini her şeyle yaralarlar. Her düşünce, her fantezi, her rahatsızlık, dürüstlük adına masaya konur. Bu çifte Kant'ın öteki yarısını anlatırım: yalan söylememek yasadır, her şeyi söylemek değildir. Sessizlik, yalan değildir. Bir evliliğin de bir iç odası olabilir; kapısı kilitli değil, yalnızca kapalı.


Peki Kant'ın yasası çift görüşmesinde uygulanabilir mi? Cevabım: yasası evet, katili hayır.

Yasa, yani "sorulan soruya yalan söyleme", çift terapisinin sessiz temelidir. Bunu sağlamayan hiçbir teknik işe yaramaz; iki insan birbirine yalan söylerken hiçbir iletişim egzersizi tutmaz. Kant burada haklıdır ve terapistlerin çoğu bunu Kant'tan bağımsız olarak keşfeder.

Katil, yani "sonuçlarına bakma", ise uygulanamaz; çünkü terapi odası bir mahkeme değil, iki insanın yaşadığı bir evdir. Kant'ın ahlakı, insanı akıl varlığı olarak görür; ama karşımda oturan insanlar akıl varlığı olduğu kadar korku ve utanç varlığıdır. Doğruyu söylemek ile doğruyu söyleyebilmek arasındaki mesafe, Kant'ın hesaba katmadığı, terapinin ise tam olarak üzerinde çalıştığı yerdir. Kant "söyle" der; terapi "nasıl söyleyebilirsin" diye sorar.

Schnitzler'in Traumnovelle'sini hatırlarım: Albertine sabah bir rüya anlatır ve o rüya, gerçek bir ihanetten daha ağır düşer. Kant'a göre Albertine doğru-sözlüdür; Fridolin'e göre acımasız. İkisi de haklıdır. Evlilik, Kant'ın yasasının geçerli olduğu, ama tek başına yetmediği yerdir.


Varoluşçu bir bakışla Kant'ın yasası, özgürlüğün ta kendisidir; Kant özgürlüğü, kendine koyduğun yasaya uymak olarak tanımlar. Yalan söylemeyen insan, karşısındakine değil, kendi yasasına sadıktır. Bu, çift terapisinde gördüğüm en sağlam zemindir: "sana yalan söylemiyorum, çünkü ben yalan söyleyen biri olmak istemiyorum." Bu cümleyi kurabilen insan, karşısındakinin tepkisinden bağımsız olarak doğru-sözlü kalabilir. Kant'ın yasası bir ilişkiyi kurtarmaz; ama içindeki iki insanı ayakta tutar.

Sartre olsa buna "kötü niyet"in reddi derdi; Frankl, vicdanın sesi. Kant iki yüz yıl önce, Königsberg'de, hiç evlenmemiş bir adam olarak, evliliğin en zor kuralını yazmıştı; bilmeden.


Bir Germanist ve terapist olarak Kant'ı okurken ondan bir çift terapisi el kitabı çıkarmıyorum; Kant bunu kendisi de reddederdi. Yalnızca, kapıdaki katille ilgili o acımasız yazının, bir evin içinde nasıl başka türlü okunduğuna bakıyorum. Katil yok; ama kapı var ve kapının arkasında bir soru: bana doğruyu söyler misin?

Zihnimde kalan görüntü Kant'ın yazdığı bir şey değil, sorunun bende devam ettiği yer: Bir mutfak masası, akşam. İki insan. Biri az önce bir soru sormuş. Öteki cevap vermeden önce bir an duruyor; bu an, Kant'ın hesaba katmadığı, terapinin yaşadığı andır.

Sonra konuşuyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın