Yazılar —
Hofmannsthal: kelimelerin çürüdüğü yerde tırmık
Chandos mektubundan Zor Adam'a, dil krizinden sahneye
1902'de Berlin'de bir gazetede bir mektup yayımlanır. Tarihi 1603'tür; yazarı, Lord Chandos adında genç bir İngiliz soylusu; alıcısı, Francis Bacon. Chandos, Bacon'a neden artık yazamadığını anlatır. Kelimeler ağzında çürümüş mantarlar gibi dağılmaktadır; "ruh", "beden", "iyi", "kötü" gibi soyut sözcükleri söylediğinde dilinde tuhaf bir tat kalmakta, cümleler kurulamamaktadır. Buna karşılık bir sulama kovası, bir tarlada unutulmuş tırmık, güneşte uzanan bir köpek ona bir vahiy gibi görünmektedir; dilsiz, ama dolu.
Lord Chandos hiç yaşamamıştır. Mektubu yazan, yirmi sekiz yaşındaki Hugo von Hofmannsthal'dır; Viyana'nın harika çocuğu, on yedi yaşında Loris adıyla Schnitzler'in Anatol'üne ön söz yazan, on sekizinde şiirleriyle bütün Avusturya'yı şaşırtan adam. Chandos mektubu, bu adamın kendi diliyle vedalaşmasıdır. Bir daha lirik şiir yazmayacaktır.
Bir Germanist olarak Chandos mektubunu edebiyat tarihinin en tuhaf metinlerinden sayarım: bir yazarın dilinin çöküşünü, kusursuz bir dille anlatması. Metin, dilin yetmezliğinden söz eder ve her cümlesi dilin ne kadar yetebildiğinin kanıtıdır. Bu çelişki bir kusur değil, metnin konusudur. Bir terapist olarak ise Chandos mektubunu başka türlü okurum: dilin çöktüğü bir insanın tarifi olarak. Ve bu insanı tanırım.
Hofmannsthal'ın hikâyesi bir dil krizinin hikâyesidir; ama krizden sonra ne yaptığı, krizden daha ilginçtir.
Chandos'tan sonra Hofmannsthal şiiri bırakır ve sahneye geçer. Operalar yazar; Richard Strauss için Elektra, Der Rosenkavalier, Ariadne auf Naxos. Orta Çağ oyununu yeniler; Jedermann, her yıl Salzburg katedralinin önünde ölümün bir zengin adamı çağırışını anlatır. Ve 1921'de bir komedi yazar: Der Schwierige, "Zor Adam". Kahramanı Hans Karl Bühl, savaştan dönmüş Viyanalı bir kont; konuşmaktan korkan, her cümlenin bir yanlış anlamaya yol açacağına inanan, bu yüzden en önemli şeyleri hiç söylemeyen bir adam. Oyunun bütün gerilimi, Hans Karl'ın bir kadına, Helene'ye, onu sevdiğini söyleyip söyleyemeyeceğidir. Söyleyemez. Helene onun yerine söyler.
Chandos mektubuyla Der Schwierige arasında on dokuz yıl vardır ve aynı adamdır. Genç Chandos, dilin yetmediğini bulmuştu. Olgun Hans Karl, dilin yetmediği yerde nasıl yaşandığını gösterir. Konuşmayarak değil; konuşmanın sınırını bilerek. Hofmannsthal, dil krizini çözmemiştir. Dil kriziyle yaşamanın bir biçimini bulmuştur: tiyatroyu. Sahne, kelimenin tek başına taşıyamadığı şeyin jest, müzik ve sessizlikle taşındığı yerdir.
Terapi odasında Chandos'u ve Hans Karl'ı tanırım. Bazen aynı kişide.
Biri konuşmaya başlar ve durur. "Kelime bulamıyorum" der. Bulamadığı kelime, sıradan bir kelime değildir; hissettiği şeyin adıdır. "Üzgün" der, sonra "hayır, tam o değil." "Kızgın" der, "o da değil." Chandos'un çürümüş mantarları: soyut kelimeler dilde dağılmakta, hiçbiri hissedileni taşımamaktadır. Bu insana doğru kelimeyi vermek yanlıştır. Hofmannsthal'ın yaptığı şey yapılmalıdır: soyuttan somuta inmek. "Bu hafta ne oldu?" Bir sulama kovası, bir tırmık, bir köpek. Somut şeyler anlatılırken his kendi kelimesini bulur; ya da bulmaz, ama anlatılmış olur.
Bir başkası Hans Karl'dır. Her şeyi bilir, her şeyi hisseder, hiçbir şeyi söylemez. Söylerse yanlış anlaşılacağına o kadar emindir ki susmayı tercih eder; ve susması yanlış anlaşılır. Evliliği, arkadaşlıkları, işi bu yüzden sessiz bir yıkımın içindedir. Onunla çalışırken bir cümle kurdurmak aylar alır; ama cümle kurulduğunda ortaya çıkan şey, Helene'nin gördüğü şeydir: bu adam söylemiyor, çünkü söyleyeceği şey ona fazla değerli.
Bir üçüncüsü ise dili çökmüş bir insandır; klinik anlamda. Ağır bir kayıptan sonra kelimeler onun için de dağılmıştır. Ona Chandos mektubunu anlatmam; ama Chandos'un yaptığını yaptırırım: yalnızca gördüğü şeyleri söylemesini isterim. Masa. Pencere. Kahve. Somut nesneler, dilin ilk basamaklarıdır. Trümmerliteratur'un envanteri gibi; Chandos'un tırmığı gibi.
Bir Germanist olarak Hofmannsthal'da beni en çok ilgilendiren şey, dil krizini bir yenilgi olarak yazmamış olmasıdır. Chandos mektubu bir şikâyet değildir; bir keşiftir. Kelimelerin çöktüğü yerde dünya daha yakın gelir. Chandos, mantarlar hakkında yazarken, bir tırmık hakkında yazarken, dilin kaybettiği şeyi başka bir yerde bulur: dikkatte. Hofmannsthal'ın sonraki bütün işi, bu dikkatin sahne üzerindeki biçimlerini aramaktır.
Ve bir de o son yıl var. 1929 Temmuz'unda oğlu Franz intihar eder. Cenaze günü, Hofmannsthal giyinirken felç geçirir ve iki gün sonra ölür; oğlunun cenazesine yetişemez. Chandos'un dilsizliği, hayatın sonunda gerçek anlamıyla gelmiştir. Bu ölümü yorumlamayacağım; bir terapist için yorumlanmayacak şeyler vardır. Yalnızca, dilin sınırı üzerine bütün hayatını vermiş bir adamın, o sınırda öldüğünü kaydediyorum.
Varoluşçu bir bakışla Chandos mektubu, insanın anlam krizinin dil düzeyindeki biçimidir. Frankl'ın varoluşsal boşluğu, Chandos'ta bir kelime boşluğu olarak görünür: kelimeler var, ama hiçbiri bir şeye bağlanmıyor. Heidegger olsa "Gerede"den söz ederdi: herkesin dilinin, söyleyecek bir şeyi olmadan konuşması. Chandos'un yaptığı şey, Gerede'yi reddetmektir; ve reddedince elinde tek bir kelime kalmaz. Bu kriz, terapide sık görülen bir aşamadır: kişi eski dilini bırakmıştır, yenisi henüz yoktur. Aradaki sessizlik, hastalık değildir; geçittir.
Hofmannsthal geçidin öte yanına tiyatroyla geçti. Danışanlar başka yollarla geçer: bazen bir defterle, bazen bir bahçeyle, bazen birine bir şey anlatarak. Yol önemli değildir; geçidin bir geçit olduğunu bilmek önemlidir.
Bir Germanist ve terapist olarak Hofmannsthal'ı okurken Chandos'a bir tanı koymuyorum; Chandos yaşamamıştır ve Hofmannsthal'ın dil krizi, bir hastalık değil, bir yazarın en dürüst anıydı. Yalnızca, kelimelerin dağıldığı bir insanın, dağılmayan şeylere nasıl tutunduğuna bakıyorum: bir kovaya, bir tırmığa, bir köpeğe. Odamda aynı şeyi görüyorum; her hafta.
Zihnimde kalan görüntü Hofmannsthal'ın yazdığı bir sahne değil, Chandos'un bende devam ettiği yer: Bir tarla, akşam. Toprakta unutulmuş bir tırmık. Genç bir adam ona bakıyor; uzun uzun. Söyleyecek kelimesi yok.
Ama görüyor.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.