Yazılar —

Peter Altenberg: hayatı yarım sayfaya sığdıran adam

Café Central'ın kapısındaki masa, eskizler ve küçük olanın tamlığı

Viyana'da Café Central'ın girişinde, kapının hemen yanındaki masada, alçıdan bir adam oturur. Bıyıklı, kel, hafif öne eğilmiş, elinde yoktur ama önünde bir kahve olmalıdır. Turistler yanına oturup fotoğraf çektirir. Adı Peter Altenberg'dir. Hayattayken de bu masada otururdu; adresi olarak kahvenin adresini verirdi. Mektuplar Café Central'a gelirdi.

Altenberg, Viyana yüzyıl sonunun en küçük yazarıdır; bunu bir övgü olarak söylüyorum. Roman yazmadı, oyun yazmadı, uzun bir şey yazmadı. Yazdığı şeyler yarım sayfa, bazen üç satırdı. Bir kadının eldiveni, bir kızın bir kafede oturuşu, bir gölün sabah rengi. "Skizzen" dedi onlara, eskizler; bir de "Extrakte des Lebens", hayatın özütleri. Bütün yaşam, yarım sayfaya sığdırılmış.

Asıl adı Richard Engländer'dı. Yahudi bir tüccarın oğlu, hukuk ve tıp okumaya başlayıp bırakmış, "aşırı hassas sinir sistemi" gerekçesiyle meslek hayatına uygun bulunmamış bir adam. 1896'da, otuz yedi yaşında, ilk kitabı Wie ich es sehe çıkar: "Gördüğüm gibi". Karl Kraus onu keşfeder, Adolf Loos arkadaşı olur, Alban Berg onun kartpostal metinlerini besteler. Otel odalarında yaşar; Graben-Hotel'deki odası fotoğraflarla, kadın resimleriyle, biblolarla doludur. Alkol yüzünden birkaç kez Steinhof'a yatar. 1919'da, altmış yaşında ölür.


Bir Germanist olarak Altenberg'de beni tutan şey, biçimidir; ya da biçimin yokluğu. Alman edebiyatı uzun cümlenin, uzun romanın, "Bildung"un edebiyatıdır. Altenberg bunların hiçbirine yanaşmaz. Onun eskizleri, telgraf gibi kısa, çoğu zaman üç noktayla biten, bazen tek bir gözlem, bazen tek bir ünlemdir. Karl Kraus onun için, "yarım sayfada bir yazarın bütün romanında söyleyemediğini söylüyor" demişti. Bu bir abartıydı; ama doğru yönde bir abartı.

Altenberg'in yöntemi, uzun bir şeyi kısaltmak değildir. Yöntemi, küçük olan şeyin zaten tam olduğunu görmektir. Bir kızın kafede çayını karıştırışı, ona göre, bir romana malzeme değildir; kendi başına bir olaydır. Bakılırsa. Bu bakış, edebiyatta o güne kadar pek görülmemiş bir şeydi: dikkatin kendisinin bir tür olması.

Ve bu bakışın Viyana'da doğması tesadüf değildir. Aynı yıllarda Freud, aynı şehirde, hastalarının küçük şeylerini dinliyordu: dil sürçmeleri, unutmalar, rüyaların önemsiz ayrıntıları. Freud'un "önemsizin önemi" dediği şeyi, Altenberg edebiyatta yapıyordu. İkisinin tanıştığını sanmıyorum; ama aynı kahvede oturmuş olabilirler.


Şimdi terapist. Altenberg'in yarım sayfalık eskizlerini okurken düşündüğüm şey şu: bir insanın hayatı, uzun bir hikâye olarak değil, küçük özütler olarak anlatıldığında ne olur?

Terapide çoğu danışan hayatını uzun bir roman olarak anlatır: çocukluk, ergenlik, evlilik, kriz. Bu roman genellikle önceden yazılmıştır; kişi onu bana anlatmadan önce kendisine yüz kez anlatmıştır. Roman, onu korur. Ve roman, onun görmesini engeller.

Bazen bir danışana Altenberg'in yaptığı şeyi yaptırırım; adını anmadan. "Bu haftadan tek bir an anlat. Yarım sayfa." Ve ortaya çıkan şey, romanın hiçbir zaman söylemediği şeydir. Bir sabah, mutfakta, kahve fincanını tutarken elinin titremesi. Bir çocuğun okul kapısında geri dönüp bakmaması. Bir kadının, kocasının ceketini asarken cebinde bir şey bulup bakmaması. Bunlar roman değildir; özütlerdir. Ve özüt, romanın gizlediği şeyi taşır.

Bu, Altenberg'in klinik keşfidir; kendisi bilmeden. Bir hayat, uzun anlatısında değil, küçük anlarında görünür. Kısa metin, uzun metnin özeti değildir; onun kaçırdığı şeydir.


Terapi odasında Altenberg'i tanırım; hem yazdıklarında hem yaşadıklarında.

Biri "hayatımda hiçbir şey olmuyor" der. Büyük hikâye yoktur: iş, ev, aynı günler. Ona bir hafta boyunca her gün tek bir cümle yazmasını öneririm; gördüğü bir şey. Bir hafta sonra yedi cümle getirir. Hiçbiri "hiçbir şey" değildir. Hayatı boş değildir; bakılmamıştır.

Bir başkası, Altenberg gibi, bir odada yaşamaktadır; bir otel odasının kendi evindeki karşılığında. Dışarı çıkmaz, insanlarla kahvede buluşmaz, ama her şeyi görür. Ona "dışarı çıkın" demek yerine, gördüklerini anlatmasını isterim. Görmek, onun dünyayla tek bağıdır; bu bağı küçümsemek, onu odada yalnız bırakmaktır.

Bir üçüncüsü büyük bir yasın içindedir ve uzun cümle kuramamaktadır. Ona uzun cümle kurdurmam. Altenberg'in yaptığı şey burada bir yöntem olur: üç satır, üç nokta, bir gözlem. Yas, romanla değil, özütle anlatılır; en azından başlangıçta.


Altenberg'in kendi hayatı, yazdıklarının tersiydi: yazdıkları hafif, yaşadığı ağırdı. Alkol, para sıkıntısı, otel odaları, Steinhof'un koğuşları. Karl Kraus ona ömür boyu para gönderdi. Loos onun için tütün ve içki taşıdı. Viyana'nın kahve entelektüelleri, kendi aralarında, onu bir hasta olarak gördü; ve bir dahi olarak. İkisi birden.

Bir terapist olarak bu iki görüşü ayırmak istemem. Altenberg, hayata yarım sayfadan fazla dayanamayan bir adamdı; bu yüzden hayatı yarım sayfaya sığdırdı. Bu bir hastalık mı, bir sanat mı; buna karar vermek bana düşmez. Bildiğim şey şu: yarım sayfalar kaldı, hastalık gitti. Ve o yarım sayfalarda, uzun bir hayatı ancak küçük anlar hâlinde taşıyabilen bir insanın nasıl yaşadığı yazılıdır. Bunu tanımak için hasta olmak gerekmez.


Varoluşçu bir bakışla Altenberg'in eskizleri, anlamın ölçeği üzerine bir derstir. Frankl, anlamın büyüklüğünün değil bulunmasının önemli olduğunu söylerdi; Altenberg bunu edebiyata uygulamıştır. Bir eldiven, bir çay kaşığı, bir gölün rengi: hepsi bir anlam taşır, bakılırsa. Heidegger'in "Sorge"si, insanın kendi varlığına bakması, Altenberg'de dünyaya bakmaya dönüşür. Dünyaya bakmak, insanın kendisine bakmasının en dolaylı ve en dürüst yoludur.

Bir de şu var: Altenberg'in metinleri, benim kendi kısa metinlerimin uzak akrabasıdır. Birkaç Satır'ı yazarken onu düşünmedim; ama kitap bittiğinde onu hatırladım. Kenar notu, özüt, eskiz: hepsi aynı şeyin adıdır. Uzun metnin kaçırdığını, kısa olan yakalar.


Bir Germanist ve terapist olarak Altenberg'i okurken ona bir tanı koymuyorum; Steinhof'takiler koymuştu zaten ve bugün o tanıyı kimse hatırlamıyor. Yalnızca, Café Central'ın kapısında oturan, mektupları kahveye gelen, hayatı yarım sayfaya sığdıran bir adama bakıyorum; ve odamda hayatlarını yarım sayfa yarım sayfa anlatan insanlara.

Zihnimde kalan görüntü Altenberg'in yazdığı bir şey değil, onun bende devam ettiği yer: Café Central, sabah. Kapının yanındaki masa. Bir adam, önünde kahve, elinde kalem. Karşı masada bir kız çayını karıştırıyor. Adam yazıyor; üç satır. Sonra kalemi bırakıyor.

Yetti.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın