Yazılar —

Sartre'ın varoluşçu psikanalizi: garson ve özgün tasarı

Bilinçdışısız bir psikanaliz mümkün mü, terapi odasında ne işe yarar?

Paris'te bir kahvede bir garson vardır. Hareketleri biraz fazla kesin, adımları biraz fazla hızlı, tepsiyi biraz fazla dikkatle taşımaktadır. Garson gibi davranmaktadır; garson olduğundan daha çok. Sartre bu garsonu 1943'te, dört yüz sayfalık bir felsefe kitabının ortasında anlatır ve ona bir ad koyar: kötü niyet, mauvaise foi. Garson, bir garson olduğuna kendini inandırmaya çalışan bir insandır; çünkü bir şey olmak, özgür olmaktan daha kolaydır.

Aynı kitabın son bölümünde Sartre başka bir şey önerir: yeni bir psikanaliz. Freud'unkinden farklı; bilinçdışısız, libidosuz, çocukluk travmasına indirgemesiz. Adını da koyar: varoluşçu psikanaliz. Bir terapist olarak bu bölümü ilk okuduğumda iki şey hissettim: hayranlık ve öfke. İkisi de hâlâ duruyor.

Sartre'ın itirazı basittir. Freud, insanın davranışlarını bilinçdışı bir mekanizmayla açıklar; bastırılmış arzular, çocukluk sahneleri, dürtüler. Sartre'a göre bu, insanı bir şey yapmaktır: bir mekanizma, bir sonuç. Oysa insan bir sonuç değil, bir seçimdir. Her insan, der Sartre, kendi hayatını tek bir temel seçimle kurar; "ilk tasarı" ya da "özgün tasarı". Bu seçim bilinçdışında değildir; yalnızca düşünülmemiştir. Varoluşçu psikanaliz, bir insanın bütün davranışlarında bu tek seçimi bulmaya çalışır.

Sartre bunu yalnızca söylemekle kalmamıştır; uygulamıştır. Baudelaire üzerine bir kitap, Genet üzerine yedi yüz sayfa, Flaubert üzerine üç bin. Her birinde aynı soru: bu adam, kendisini nasıl seçti? Baudelaire, annesinin ikinci evliliğinden sonra "lanetli çocuk" olmayı seçmiştir; Genet, hırsız diye damgalandığı anda hırsız olmayı; Flaubert, konuşamayan çocuk olarak kelimenin efendisi olmayı. Sartre bu seçimleri bir tanı gibi değil, bir kader gibi anlatır; ama kişinin kendi kurduğu bir kader.


Bir Germanist olarak Sartre'ı okurken onun Alman kaynaklarını görmeden edemem. Heidegger'in fırlatılmışlığı, Sartre'da "durum" olur; Husserl'in yönelmişliği, bilincin her zaman bir şeye yönelmiş olması, Sartre'da bilinçdışının reddine dönüşür. Sartre, Berlin'de 1933'te bir yıl Husserl okumuş ve Fransa'ya dönmüştür; Varlık ve Hiçlik, o yılın Fransızca cevabıdır. Alman fenomenolojisinin Fransız edebiyatıyla evlenmesi; çocuk, varoluşçuluktur.

Ve Sartre'ın dili: uzun, dolambaçlı, bazen kasıtlı olarak zor. Ama garson sahnesi gibi yerlerde bir romancının kalemi görünür. Sartre'ın en iyi felsefesi, en iyi hikâyelerindedir. Bu, Almanca felsefede pek görülmeyen bir şeydir; Heidegger hikâye anlatmaz. Sartre anlatır ve bu yüzden okunur.


Şimdi terapist. Sartre'ın psikanalizi terapi odasında uygulanabilir mi?

Kötü niyet kavramı, evet. Her hafta odamda garsonu görürüm. "Ben böyleyim" diyen insan; "elimde değil" diyen; "annem de böyleydi" diyen. Bunların hepsi, Sartre'a göre, özgürlükten kaçıştır: kendini bir şey olarak tanımlayıp o şeyin arkasına saklanmak. Terapist olarak bu kaçışı tanımak, işin yarısıdır. "Ben böyleyim" cümlesine "ne zamandan beri" diye sormak, Sartre'ın sorusudur. Ve bu soru, çoğu zaman, bir seçimin yapıldığı anı ortaya çıkarır; kişinin unuttuğu, ama bastırmadığı bir anı.

Özgün tasarı fikri de, dikkatle kullanılırsa, işe yarar. Bir danışanın birbirinden bağımsız görünen sorunları (iş, evlilik, uyku) çoğu zaman tek bir kalıba iner: görülmemek için görünmez olmak; terk edilmemek için önce terk etmek; başarısız olmamak için hiç başlamamak. Sartre buna "seçim" der; ben "kalıp" demeyi tercih ederim, çünkü seçim kelimesi suçlama gibi duyulabilir. Ama fikir aynıdır: insanın hayatı, tek bir cümlenin çeşitlemeleridir.

Bilinçdışının reddi ise, hayır. Burada Sartre yanılır ve yanılgısı önemlidir. Odamda oturan insanların çoğu, kendi kalıplarını bilmez; bilseler gelmezlerdi. Sartre bu bilmemeyi "düşünülmemiş" diye adlandırır ve bilinçdışından ayırır; ama klinik olarak fark yoktur. Kişi kalıbını görmez, çünkü göremez; kötü niyetten değil, kalıbın onu koruduğundan. Sartre'ın psikanalizinde eksik olan şey şefkattir: insanın, kendisinden saklanmak zorunda kaldığı bir hayatı olabileceğini kabul etmek.


Terapi odasında Sartre'ın garsonunu tanırım. Başka üniformalarla.

Biri "iyi anne"dir. Her hareketi, her cümlesi iyi annedir; iyi anneden fazlasıdır. Kendisi olarak hiçbir şey istemez; iyi anne istemez çünkü. Onunla çalışmak, üniformanın altındaki insanı bulmaktır: "Siz ne istiyorsunuz?" Bu soru ilk kez sorulduğunda cevap gelmez. Üçüncü sorulduğunda ağlar.

Bir başkası "başarılı adam"dır. Rolü o kadar tam oynamaktadır ki rolün dışında hiçbir yerde durmaz. Terapiye bile "verimli" gelmek ister. Sartre'ın garsonu gibi, biraz fazla kesin, biraz fazla hızlı. Onunla çalışırken hız düşürülür; ve hız düştüğünde ortaya çıkan şey, rolün sakladığı korkudur.

Bir üçüncüsü "kurban"dır. Başına gelenler gerçektir; ama kimliği artık başına gelenlerden ibarettir. Sartre bunu da kötü niyet sayar ve burada ona kısmen katılırım, kısmen katılmam. Katılırım: kurban kimliği, özgürlükten bir kaçıştır. Katılmam: kaçış, kaçacak bir şey olduğu için vardır. Terapist, önce kaçılanı, sonra kaçışı konuşur. Sartre yalnızca ikincisini konuşurdu.


Varoluşçu bir bakışla, ki bu bakışın adı Sartre'dan gelir, varoluşçu psikanalizin en değerli mirası şudur: insanın hayatı bir teşhis değil, bir hikâyedir; ve hikâyenin yazarı, ne kadar unutulmuş olursa olsun, kişinin kendisidir. Bu fikir, terapiye sorumluluğu geri getirir. Freud'un insanı, geçmişinin sonucudur; Sartre'ın insanı, geleceğinin tasarısı. Terapi ikisine de ihtiyaç duyar; ama umut, ikincisindedir.

Frankl bunu Sartre'dan bağımsız olarak söylemişti; ikisi 1940'larda aynı şeyi farklı şehirlerde keşfetti. Sartre Paris'te, işgal altında; Frankl kamplarda. Sartre özgürlük dedi, Frankl sorumluluk. İkisini yan yana koyunca, varoluşçu terapinin bütün alfabesi ortaya çıkar.


Bir Germanist ve terapist olarak Sartre'ı okurken onu bir klinisyen olarak görmüyorum; hiçbir zaman bir hasta dinlememiştir ve bu, metinlerinden bellidir. Yalnızca, bir filozofun, yazarların hayatlarını okuyarak keşfettiği şeyin, odamda her hafta doğrulanmasına bakıyorum: insan, kendisini seçer ve seçtiğini unutur. Terapi, unutulanı hatırlatmaktır; suçlamadan.

Zihnimde kalan görüntü Sartre'ın yazdığı bir sahne değil, garsonun bende devam ettiği yer: Kahve kapanmış. Garson üniformasını çıkarmış, bir sandalyeye oturmuş. Hareketleri artık kesin değil. Önünde bir kahve; kendi kahvesi. Kimseye servis yapmıyor.

Şimdi kim?

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın