Yazılar —

Fırlatılmışlık: kimse doğmayı seçmedi

Münih'te bir hastane, iki dil, 'seçmedim' cümlesi ve ondan sonrası

Kimse doğmayı seçmedi. Kimse annesini, babasını, doğduğu şehri, öğrendiği ilk dili, adını, bedenini, yüzyılını seçmedi. Bir sabah kendimizi bir hayatın ortasında bulduk; hayat çoktan başlamıştı ve bize sorulmamıştı. Heidegger buna bir ad koydu: fırlatılmışlık, Geworfenheit. Bir taşın atılması gibi; ama taş, atıldığını bilmez. İnsan bilir.

Bu yazı fırlatılmışlık üzerine; ama Heidegger üzerine değil. Onun hakkında yazdım. Bu kez kavramın kendisini, kendi hayatımdan ve odamdaki insanlardan geçirerek düşünmek istiyorum. Çünkü fırlatılmışlık, felsefede bir terimdir; hayatta bir sabahtır.

Benim sabahım Münih'te bir hastanedeydi, 1981. Türkçe konuşan bir aileye, Almanca konuşan bir şehre doğdum. Bunu seçmedim. On bir yaşında İzmir'e taşındık; bunu da seçmedim. İki dil, iki ülke, iki kimlik: hiçbiri seçim değildi. Yıllar sonra Duisburg'da iki dillilik ve kimlik üzerine tez yazarken, aslında kendi fırlatılmışlığımı araştırdığımı anlamamıştım. Şimdi anlıyorum. Bir göçmen çocuğu, fırlatılmışlığı herkesten önce öğrenir; çünkü iki yere birden fırlatılmıştır ve ikisinde de tam yere düşmez.


Bir Germanist olarak "Geworfenheit" kelimesine bakınca içindeki fiili görürüm: werfen, atmak. Ve edilgen yapısını: geworfen, atılmış. Heidegger bu kelimeyi seçerken bir şey söylüyordu: insan, kendini bir eylemin sonunda bulur, eylemin öznesi olarak değil. Türkçe karşılığı, "fırlatılmışlık", daha da serttir; "fırlatmak" Türkçede öfkeyle atmaktır. Almanca kelime nötr, Türkçesi kızgındır. Belki de Türkçe daha dürüsttür: fırlatılan, çoğu zaman öyle hisseder.

Heidegger fırlatılmışlığı bir yakınma olarak yazmaz. Onun için bu, insanın koşuludur: Dasein, kendini her zaman bir durumda, bir ruh hâlinde, bir geçmişle bulur. Bunun karşısında iki şey vardır: tasarım, yani fırlatıldığın yerden ileriye doğru kendini atmak; ve "herkes", yani fırlatıldığın yerde herkesin yaptığını yaparak fırlatılmışlığı unutmak. Heidegger'e göre çoğu insan ikincisini seçer. Fırlatılmışlığı unutmak, hayatı kolaylaştırır.


Şimdi terapist. Fırlatılmışlık, odama her hafta bir cümleyle gelir: "Ben bunu seçmedim."

Bu cümle, hayatın her alanında söylenir. Ailemi seçmedim. Hastalığımı seçmedim. Bu ülkeyi, bu bedeni, bu yüzyılı, bu evliliğin bittiği günü seçmedim. Cümle doğrudur. Ve cümle, tek başına, bir hapishanedir. "Seçmedim"de kalan insan, hayatını bir kaza olarak yaşar; her şey ona olmuştur, o hiçbir şeye.

Varoluşçu terapi bu cümleyi reddetmez; onu ikiye böler. Evet, seçmedin. Peki şimdi ne yapacaksın? Frankl bunu kamptan çıktığında söyledi: koşullar sana verilmiştir, tavır senindir. Sartre daha sert söyledi: fırlatılmış olmak, özgür olmamak demek değildir; özgürlüğün başladığı yerdir. Heidegger'in kendisi ise en sessizini söyledi: fırlatılmışlığı üstlenmek, onu unutmaktan zordur ve tek sahih yol odur.

Terapide "seçmedim"den "üstleniyorum"a geçiş, aylar, bazen yıllar alır. Ve bu geçiş bir kabul değildir; kabul, çok kolay bir kelimedir. Bu geçiş, fırlatıldığın yeri kendi yerin olarak görmeye başlamaktır. Tuhaf bir şey olur o zaman: yer değişmez, ama insan değişir. Aynı şehir, aynı aile, aynı beden; yalnızca artık bir kaza değil, bir başlangıçtır.


Terapi odasında fırlatılmışlığı en çok göçmenlerde görürüm; ve göçmen olmayanlarda.

Biri iki dil arasında büyümüştür; benim gibi. Hiçbirinde tam ev hissetmez. Almanya'da Türk, Türkiye'de Alman'dır. Bu insanla çalışırken ona iki yere ait olmayı değil, aradaki yere ait olmayı önermem; bunu ben yaşadım, işe yarıyor. Ara, bir yer değildir; ama fırlatıldığın yer orasıysa, oraya ev kurulur. Kitaplar bana bunu öğretmişti: Kafka'yı Türkçe düşünmek, Tanpınar'ı Almanca; ikisinin arasında bir üçüncü ülke.

Bir başkası hiç göç etmemiştir ve fırlatılmıştır: doğduğu aileye. Şiddetin, sessizliğin ya da yoksulluğun içine. "Seçmedim" cümlesi onda en haklı hâlindedir. Ve en tehlikeli hâlinde; çünkü haklı olmak, kişiyi yerinde tutar. Onunla çalışmak, haklılığı elinden almak değildir; haklılığın yanına bir ikinci cümle koymaktır: "Ve şimdi buradayım."

Bir üçüncüsü bir hastalığa fırlatılmıştır; yetişkin yaşta. Bir sabah uyanmış ve bedeninin artık aynı beden olmadığını öğrenmiştir. Bu, ikinci bir doğumdur; sorulmadan. Frankl'ın "tavır değeri" burada devreye girer: değiştirilemeyen şeyin karşısında, insanın hâlâ kendisine kalan tek şey. Bu insana "kabul et" demem; "burada ne yapılabilir" diye sorarım. Fırlatıldığın yerde ne var?


Bir de şunu söylemeliyim: fırlatılmışlık yalnızca bir yük değildir. Heidegger bunu pek söylemez; ben söyleyeceğim. İnsan, seçmediği şeylere fırlatılmıştır; ama seçmediği şeyler arasında hediyeler de vardır. Bir dil. Bir deniz. Bir anne. Bir kitaplık. Bunları da seçmedik; ve bunlar da bizi kurdu. Fırlatılmışlığı yalnızca yaralar üzerinden düşünmek, terapinin en yaygın hatasıdır. Bir insan yalnızca acılarına değil, şansına da fırlatılmıştır; ve ikisini birlikte üstlenmek gerekir.

Benim fırlatıldığım yerde iki dil vardı. Bu bir yük oldu; yıllarca. Sonra bir hediye oldu; hâlâ. Aynı şeydi. Değişen, fırlatılan taşın kendisine bakma biçimiydi.


Varoluşçu bir bakışla, ki bu yazının bütünü o bakıştır, fırlatılmışlık insanlık durumunun ilk cümlesidir; ama son cümlesi değildir. Heidegger ilk cümleyi yazdı: seni kimse sormadı. Frankl ikincisini: ama sen cevap verebilirsin. Sartre üçüncüsünü: ve cevap vermemek de bir cevaptır. Terapi, bu üç cümlenin arasında yaşar. Kişiye ilkini hatırlatır, ikincisini öğretir, üçüncüsünden korur.


Bir Germanist ve terapist olarak fırlatılmışlığı düşünürken kimseye tanı koymuyorum; en az kendime. Yalnızca, herkesin bir sabah kendisini bir hayatın ortasında bulduğuna ve o sabahtan sonra ne yaptığına bakıyorum. Münih'teki hastaneden bu masaya kadar yol, fırlatılan bir taşın yolu değil; bir taşın, atıldığını öğrenip yürümeye başlamasının yolu.

Zihnimde kalan görüntü Heidegger'in yazdığı bir şey değil, kavramın bende devam ettiği yer: Bir hastane odası, Münih, 1981. Bir bebek. Etrafında iki dil konuşuluyor; hiçbirini anlamıyor. Pencerede dağlar var, açık bir günde yürüyerek varılacakmış gibi yakın.

Yürüyecek.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın