Yazılar —

Jung ve Freud: on üç saatlik konuşma, altı yıllık ayrılık

Veliaht, baba, gemide yorumlanan rüyalar ve kucakta taşınan adam

Mart 1907'de, Viyana'da, Berggasse 19'daki dairede iki adam öğle saatinde konuşmaya başlar ve gece yarısından sonra bitirir. On üç saat. Biri elli bir yaşındadır, sigarası hiç sönmez; öteki otuz iki, iri yapılı, İsviçreli, konuşurken elleriyle de konuşan bir adam. Freud ve Jung ilk kez karşılaşmışlardır. Jung sonradan, hayatında ilk kez gerçekten önemli bir insanla tanıştığını söyleyecektir. Freud ise Jung'a, birkaç yıl içinde, "veliaht" diyecektir.

Altı yıl sonra, 1913'te, iki adam artık yazışmamaktadır. Ortada bir kırılma vardır ki psikoloji tarihi hâlâ onun etrafında döner. Bu yazıda o altı yılı, bir kuram tarihi olarak değil, iki insanın hikâyesi olarak anlatmak istiyorum. Bir Germanist olarak mektupları okuyarak; bir terapist olarak, mektupların arasında olup biteni dinleyerek.

Önce neden bu kadar önemliydiler birbirleri için. Freud Viyana'da yalnızdı; psikanaliz bir Yahudi hekimin Yahudi öğrencilerinin işi olarak görülüyordu ve Freud bunun kuramı boğacağını biliyordu. Zürih'ten, Burghölzli kliniğinden gelen bu genç Protestan, akademik itibarı olan, deneysel çalışmalarıyla tanınan hekim, psikanalizi "dışarıya" taşıyabilirdi. Jung ise Freud'da, kendi gözlemlerinin kuramını bulmuştu: hastalarının saçma sözlerinin bir anlamı olduğunu Freud'dan önce sezmişti; Freud ona bunun dilini verdi.

İhtiyaç iki taraflıydı. Ve iki taraflı ihtiyaçla başlayan ilişkiler, terapide bildiğimiz gibi, çoğu zaman ihtiyacın kendisi yüzünden biter.


1909'da birlikte Amerika'ya giderler; Clark Üniversitesi ikisini de davet etmiştir. Yedi günlük gemi yolculuğunda, uzun akşamlar, birbirlerinin rüyalarını yorumlarlar. Jung'un sonradan anlattığına göre, bir noktada Freud'un bir rüyası üzerine daha fazla çağrışım ister; Freud reddeder. Bunları söylerse otoritesini kaybedeceğini söyler. Jung bu cümleyi hiç unutmaz; anılarında yazar: o an Freud otoritesini gerçeğin üstüne koymuştu ve o an, Jung için, ilişkinin sonu başlamıştı.

Bir terapist olarak bu sahneye her dönüşümde aynı şeyi düşünürüm: Freud haklıydı ve haksızdı. Haklıydı; çünkü bir öğretmen, öğrencisinin önünde bütünüyle çıplak olamaz, ilişki bunu kaldırmaz. Haksızdı; çünkü psikanaliz tam da bunu vadediyordu, gerçeğin otoriteden üstün olduğunu. Freud, kendi kuramının sınavını verirken kuramın dışına çıktı. Jung bunu gördü ve affetmedi.

Ama Jung'un anlatısını da olduğu gibi almamak gerekir. Anılarını yazdığında seksenini geçmişti ve kırılmanın haklı tarafı olarak anlatıyordu. Mektuplar başka bir şey gösterir: 1909'da, gemide, iki adam birbirini hâlâ seviyordu.


Bir Germanist olarak mektuplarda beni en çok ilgilendiren şey, tonun değişimidir. 1907'de Jung, Freud'a saygıyla, biraz utangaç yazar; Freud sıcak, babacan, bazen fazla babacandır. 1910'da ton eşitlenir; Jung Uluslararası Psikanaliz Birliği'nin başkanıdır, Freud'un veliahtıdır. 1911'de bir şey değişir: Jung mitoloji okumaya başlamıştır, libidoyu yalnızca cinsel bir enerji olarak değil, genel bir yaşam enerjisi olarak düşünmektedir. Mektuplarında bunu Freud'a hâlâ öğrencinin diliyle yazar; ama artık öğrenci değildir.

1912'de Jung Libidonun Dönüşümleri ve Simgeleri'nin ikinci bölümünü yayımlar. Kitap, Freud'un cinsellik kuramından açıkça ayrılır. Freud bunu ihanet olarak okur. Aynı yıl, Münih'te bir toplantıda Freud bayılır; Jung onu kucağına alıp kanepeye taşır. Bu, Freud'un Jung'un yanında ikinci bayılmasıdır; ilki 1909'da Bremen'de olmuştur. Freud sonradan bunu, kendi ölüm dileği ve Jung'a karşı hislerinin karışımıyla açıklar. Kucakta taşıyan ve taşınan: bu görüntü, ilişkinin özetidir. Kim baba, kim oğul; kim güçlü, kim muhtaç?

Aralık 1912'de Jung, Freud'a bir mektup yazar ki bugün okuyunca hâlâ nefes kesilir. Freud'un öğrencilerine bir baba gibi davrandığını, onları çocuk yerinde tuttuğunu, kendi nevrozunu görmezden geldiğini yazar. Kaba, açık, kırıcı. Ocak 1913'te Freud kısa bir cevap verir: kişisel ilişkilerinin bitmesini önerir; artık aralarında yalnızca iş kalacaktır. Jung kabul eder. "Bundan sonra bir şey söylemeyeceğim" der. Ve gerçekten söylemez.


Terapi odasında bu hikâyeyi, adlarını bilmeden yaşayanları tanırım.

Bir öğrenci, hocasından her şeyi öğrenmiştir; sonra bir gün hocasının yanlış olduğu bir yer bulur. Bunu söyleyemez, çünkü söylemek, ilişkiyi bitirmektir. Söylemezse kendini bitirecektir. Yıllarca bekler; sonra bir gece, Jung'un mektubu gibi, her şeyi bir seferde söyler ve köprü yıkılır.

Bir hoca, öğrencisini kendisinin devamı olarak sevmiştir; öğrenci bir gün başka bir şey söylediğinde bunu bir kayıp olarak değil, bir ihanet olarak duyar. "Benden öğrendiğiyle bana karşı çıkıyor." Oysa öğrencinin yaptığı, tam da öğrendiği şeydir.

Bir de babalar ve oğullar. Kucakta taşıyan oğul; baygın baba. Anlaşmazlığın konusu neyse (bir iş, bir inanç, bir evlilik) altında hep aynı soru vardır: kim kimin devamı? Bu soruya "hiç kimse hiç kimsenin" cevabını verebilmek, çoğu zaman yılların işidir.

Terapide bu üçüne "konuşun" demek yetmez; Freud ile Jung altı yıl boyunca haftada iki mektup yazdılar ve konuşamadılar. Mesele konuşmak değil, ilişkinin biçiminin değişmesine izin vermektir: öğrenci-hoca ilişkisinin meslektaş ilişkisine, baba-oğulun iki yetişkinin ilişkisine. Bu geçişi iki taraf da istemedi. Freud veliaht istiyordu, Jung baba. İkisi de aradığını ötekinde bulmuş ve ötekini bulamamıştı.


Varoluşçu bir bakışla kırılma, bir kuram anlaşmazlığı değil, iki insanın özgürlük meselesidir. Jung, Freud'dan ayrılmadan Jung olamazdı; bu, kuramın değil, varoluşun gereğiydi. Freud ise Jung'u tutmadan psikanalizin geleceğini güvende hissedemiyordu. İkisinin de haklı olması, ilişkinin kurtulamaması demekti. Bazı ilişkiler, iki tarafın da doğru olduğu yerde biter.

Kırılmadan sonra Jung yıllarca kendi iç dünyasına çekildi; sonradan "bilinçdışıyla yüzleşme" dediği dönem. Kara Kitaplar, Kırmızı Kitap, rüyalar, Bollingen'deki kule. Freud'un Jung'a kaybettirdiği şey, ona kendisini verdi. Freud ise Jung'suz devam etti; psikanaliz kurumlaştı, kendi çocuklarını yetiştirdi. İki adam bir daha hiç görüşmedi. Freud 1939'da Londra'da öldü. Jung, Freud'un ölümünden yirmi iki yıl sonra, seksen beş yaşında, hâlâ onun hakkında konuşuyordu.


Bir Germanist ve terapist olarak bu mektupları okurken iki adamdan birine hak vermiyorum. İkisi de haklıydı; sorun buydu. Yalnızca, iki insanın birbirinden ne kadar çok şey istediğine ve istemenin ilişkiyi nasıl bitirdiğine bakıyorum. Bu, odamda her hafta gördüğüm şeydir; yalnızca ölçeği küçüktür ve kimse mektupları saklamaz.

Zihnimde kalan görüntü, iki adamın yazdığı bir şey değil, hikâyenin bende devam ettiği yer: Küsnacht'ta, gölün kıyısında bir çalışma odası. Yaşlı bir adam, masasında bir mektup destesi; çoğu sararmış, 1907 tarihli en eski. Onları okumuyor. Bir kutuya koyuyor, kutuyu bir rafa kaldırıyor.

Raf yüksek; kutu orada kalıyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın