Yazılar —
Hölderlin: kuledeki adam ve mevsimler
Diotima'dan Scardanelli'ye, ilahilerden dört mısraya
Tübingen'de, Neckar'ın kıyısında, sarı bir kule vardır. Bir marangozun evine bitişik, iki katlı, yuvarlak. Bu kulede bir adam otuz altı yıl yaşadı; pencereden nehre baktı, piyano çaldı, ziyaretçilere şiir yazdı ve yazdıklarının altına başka bir ad koydu: Scardanelli. Adı Friedrich Hölderlin'di. Kuleye girdiğinde otuz yedi yaşındaydı; çıktığında yetmiş üç, ölü.
Almanca'nın en büyük şairlerinden birinin hayatının ikinci yarısı, bir marangozun misafir odasında geçti. Bunu bir Germanist olarak da, bir terapist olarak da düşünmeden edemem. İki bakış aynı adama bakar ve farklı şeyler görür; bu yazı, ikisini yan yana koyma denemesi.
Önce hayat. 1770'te Neckar kıyısında, Lauffen'de doğar. Babasını iki yaşında, üvey babasını dokuz yaşında kaybeder. Annesi onu papaz yapmak ister; Tübingen'deki ilahiyat yurduna gönderir. Orada iki oda arkadaşı vardır: Hegel ve Schelling. Üçü birlikte Fransız Devrimi'ni kutlar, Kant okur, Yunanistan'ı hayal eder. Hölderlin papaz olmaz; ev öğretmeni olur. 1796'da Frankfurt'ta, bankacı Gontard'ın evinde çocuklara ders verir ve evin hanımına âşık olur: Susette Gontard. Şiirlerde ona Diotima diyecektir.
Aşk üç yıl sürer; Gontard fark eder; Hölderlin evden ayrılır. Susette'yle gizli mektuplaşırlar. 1802'de Bordeaux'ya, yeni bir öğretmenlik işine yürüyerek gider; birkaç ay sonra yürüyerek döner. Döndüğünde Susette ölmüştür. O yıl arkadaşları Hölderlin'i tanıyamaz: dağınık, öfkeli, konuşamayan biri. 1806'da annesi onu Tübingen'de Autenrieth'in kliniğine yatırtır; oradaki tedavi bugün işkence sayılır. 1807'de "tedavi edilemez" raporuyla marangoz Ernst Zimmer'e teslim edilir. Zimmer Hyperion'u okumuş bir adamdır; şairi evine alır. Otuz altı yıl.
Bir Germanist olarak Hölderlin'in şiirlerini okurken beni tutan şey, dilin nasıl gerildiğidir. Almanca'da cümle, fiili sona atar; Hölderlin bunu bir gerilim aracı olarak kullanır. Uzun ilahilerde bir cümle sayfa boyunca fiilini bekler; okur nefesini tutar; fiil geldiğinde her şey yerine oturur ya da oturmaz. "Patmos" ilahisindeki o cümle, tehlikenin olduğu yerde kurtaracak olanın da büyüdüğünü söyleyen o cümle, bu gerilimin içinde yazılmıştır. Cümle bir teselli değildir; bir dengedir. Tehlikeyle kurtuluş, aynı yerde, aynı anda.
"Hayatın Yarısı" şiiri bunun en yoğun örneğidir. İki kıta. İlkinde yaz: sarı armutlar, yabani güller, kuğuların başlarını soğuk suya daldırışı. İkincisinde bir soru: kış geldiğinde ben nereden alacağım çiçekleri, güneş ışığını, yeryüzünün gölgesini? Sonra duvarlar, dilsiz ve soğuk; rüzgârda tıngırdayan bayraklar. Şiir 1804'te yayımlanmıştır; kuleden üç yıl önce. Hölderlin'in hayatı da o şiir gibidir: yarısı yaz, yarısı duvar.
Bu şiiri bir kehanet gibi okumak kolaydır ve yanlıştır. Hölderlin akıl hastalığını öngörmemiştir; hayatın yarıya bölünmüş olduğunu, herkesin hayatının, görmüştür. Şiir bir hasta tarafından değil, bir şair tarafından yazılmıştır.
Şimdi terapist. Hölderlin hakkında iki asırdır tanılar konur: şizofreni, bipolar bozukluk, travmatik psikoz, kurşun zehirlenmesi, Autenrieth'in tedavisinin yarattığı hasar. Hepsi savunulmuştur; hiçbiri kanıtlanamaz. Ben de koymayacağım. Ama bir terapist olarak şu soruyu sormadan edemem: bu adam kulede ne yaşadı?
Elimizde tanıklıklar var. Genç Wilhelm Waiblinger 1820'lerde onu düzenli ziyaret etmiştir. Anlattığına göre Hölderlin gün boyu kulede dolaşır, kendi kendine konuşur, piyanoda aynı motifi saatlerce çalar, ziyaretçilere aşırı nezaketle "Majesteleri" diye hitap eder, kendisinden Scardanelli diye söz eder ve tarihleri yüzyıllarca kaydırır. Bir de şiir yazar: kısa, kafiyeli, mevsimler üzerine. Bu şiirler, gençliğinin ilahilerinin yanında, çocuksu görünür. Ama bakınca, tuhaf bir huzurları vardır. Yaz gelir, bahçe yeşerir, gökyüzü açılır. Hepsi bu. Hiçbir tehlike, hiçbir kurtuluş. Yalnızca mevsim.
Bu şiirlerde bir terapist olarak gördüğüm şey, bir zihnin kendini koruma biçimidir. Hölderlin'in gençlik şiirleri her şeyi ister: tanrıları, Yunanistan'ı, devrimi, Diotima'yı, dilin sınırını. Kule şiirleri hiçbir şey istemez. Ve isteğin bu kadar azalması, acının da azalması demektir. Scardanelli imzası, belki, bir kaçış değil, bir ayrılıştır: Hölderlin adını taşıyanın yaşayamayacağı hayatı, Scardanelli yaşamıştır.
Tanı koymadan söyleyebileceğim tek şey bu. Kulede otuz altı yıl geçiren adam, mevsimleri yazdı ve mevsimler geçti.
Terapi odasında Hölderlin'in kulesini tanırım; Tübingen'deki gibi sarı değildir, ama içinde biri oturur.
Biri gençliğinde her şeyi istemiştir: bir dava, bir aşk, bir sanat. Sonra bir kırılma olmuş ve o günden beri küçük bir hayat yaşamaktadır: iş, ev, akşam yemeği. Gençliğinin isteklerini hatırladığında utanır; kimi zaman da özler. Ona "o istekler neredeydi" diye sorduğumda, uzun bir sessizlikten sonra, "kulede" der; kendi kelimesi değildir, benimkidir, ama kabul eder.
Bir başkası büyük bir kaybın ardından mevsimleri yazmaya başlamıştır. Ona bunu söylemedim; kendi bulmuştur. Her sabah bahçeye bakar ve ne gördüğünü bir deftere yazar: kar erimiş, ilk tomurcuk, ilk kırlangıç. Şiir değildir; ama Scardanelli'nin yaptığı şeydir. Bir zihin, bir süre için, yalnızca mevsimleri kaldırabilir.
İkisine de "büyük hayatınıza dönün" demek, Hölderlin'e "ilahileri yeniden yazın" demek gibidir. Dönülmez. Yapılabilecek şey, kulede oturan insanın yanına bir sandalye çekmektir. Zimmer'in yaptığı gibi: ona bir oda vermek, ne yazdığını sormamak, otuz altı yıl kalmasına izin vermek.
Varoluşçu bir bakışla Hölderlin'in hikâyesi, anlamın kaybı ve yeniden bulunması üzerine değildir; anlamın ölçeği üzerinedir. Genç Hölderlin için anlam, tanrıların dönüşüydü, Almanya'nın Yunanistan olmasıydı, Diotima'nın yanında bir hayattı. Yaşlı Hölderlin için anlam, pencerede nehir, bahçede yaz, gelen bir ziyaretçiye yazılıp verilen dört mısraydı. Bu bir düşüş mü, yoksa bir varış mı; buna karar vermek bana düşmez. Frankl, anlamın büyüklüğünün değil, bulunmasının önemli olduğunu söylerdi. Hölderlin kulede küçük bir anlam buldu ve otuz altı yıl onunla yaşadı. Küçük demek, az demek değildir.
Bir Germanist ve terapist olarak Hölderlin'i okurken kuleye bir tanı asmıyorum; kapısında bir marangoz durmuş, içeriye bakmayı yasaklamış gibidir. Yalnızca, dilin sınırına gitmiş bir adamın, sonra dilin en sade yerinde otuz altı yıl oturmuş olmasına bakıyorum. İkisi de aynı adamdır. Belki de mesele, ikisinin de aynı adam olabilmesidir.
Zihnimde kalan görüntü Hölderlin'in yazdığı bir şey değil, hayatının bende devam ettiği yer: Kulede bir pencere. Aşağıda Neckar, üstünde bir kayık. Masada bir kâğıt; dört mısra, sonunda bir tarih, yüzyıl yanlış. Altında bir ad, onun değil.
Nehir akıyor. Kayık geçiyor.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.