Yazılar —

Schnitzler'in Anatol'ü: soramayan adam

Bir hipnoz sahnesi, yedi kadın, bir seyirci arkadaş ve seçmemenin bedeli

Bir adam, sevgilisinin kendisine sadık olup olmadığını öğrenmek ister. Bunun için bir yol da vardır: kadını hipnotize etmiştir, kadın transtadır, ne sorulsa doğru cevap verecektir. Arkadaşı yanındadır; "sor" der. Adam sormaz. Bir süre dolaşır, başka sorular sorar, sonra kadını uyandırır. Gerçeği öğrenebileceği tek anda, öğrenmemeyi seçer.

Bu sahne Arthur Schnitzler'in Anatol'ünün ilk perdesidir; adı "Kadere Soru". Bir Ericksoncu hipnoterapist olarak bu sahneyi ilk okuduğumda gülmüştüm; bir terapist olarak ikinci okuyuşumda gülmedim.

Anatol, 1893'te yayımlanmış yedi tek perdelik oyundan oluşur. Her perdede aynı adam vardır: Anatol, Viyanalı, varlıklı, işsiz, kendini aşka adamış genç bir züppe. Her perdede başka bir kadın ve her perdede aynı arkadaş: Max, kuru, alaycı, Anatol'ü hem seven hem de bir vaka gibi izleyen adam. Kadınlar değişir: Cora, Gabriele, Bianca, Emilie, Annie, Else, Ilona. Anatol değişmez.

Bir Germanist olarak Anatol'ü Viyana modernizminin ilk belgelerinden sayarım: Hofmannsthal'ın ön sözündeki o ünlü mısralar, "erken olgunlaşmış ve hüzünlü", yüzyıl sonu Viyana'sının kendi portresidir. Bir terapist olarak ise Anatol'ü bir vaka dosyası gibi okurum; ama Anatol'ün değil, Anatol'ü yazan hekimin dosyası gibi.


Anatol'ün derdi nedir? Kendisi söyler: hiçbir kadına sahip olamamak değil, hiçbir kadını kaybedememek. Her ilişkide bir sonraki ilişkinin gölgesi vardır; her kadında, bir gün hatırlanacak bir anı. Anatol âşık olmaz; âşık olmayı seyreder. "Anılar" perdesinde eski sevgililerinden kalan eşyaları saklar; her birine bir etiket, bir tarih. Kadınlar gider, kutu kalır.

Schnitzler'in ustalığı, bu adamı ne mahkûm etmesinde ne de sevimli göstermesindedir. Anatol bir şey ister: duygu. Ve duyguyu o kadar çok ister ki, gerçek bir insanın yanında kalamaz; çünkü gerçek insan, duyguyu bozar. Cora'ya hipnozda soru sormamasının sebebi budur. Sadakat cevabı, hangisi olursa olsun, hayali bitirecektir. "Evet"se Anatol'ün acısı biter; "hayır"sa hayali. İkisini de kaldıramaz.

Max bunu görür ve söyler. Max, oyunun terapistidir; ama kötü bir terapist. Doğru şeyi görür, doğru şeyi söyler ve hiçbir işe yaramaz. Çünkü Anatol'ü değiştirmek istemez; onu izlemekten hoşlanır. Yedi perde boyunca Max'ın Anatol'e söylediği her şey doğrudur ve hiçbiri Anatol'e dokunmaz.


Hipnoz sahnesine dönmek istiyorum; çünkü orada, Schnitzler'in hekim olarak bildiği bir şey var.

1890'ların Viyana'sında hipnoz, Charcot ve Bernheim'dan gelen bir moda ve bir umuttu; genç Freud da bu yolla çalışıyordu. Schnitzler, hekim olarak hipnozu uygulamış, üzerine yazmıştı. Anatol'de hipnozu bir sahne hilesi olarak değil, bir imkân olarak kullanır: gerçeği öğrenmenin teknik olarak mümkün olduğu bir an yaratır. Sonra kahramanına o anı kullandırmaz.

Bir Ericksoncu olarak bunu önemli buluyorum. Hipnoz, insanı gerçeğe zorlamaz; insanın gerçeğe ne kadar yaklaşmak istediğini gösterir. Cora transtayken Anatol'ün sorabileceği ve sormadığı soru, hipnozun değil, Anatol'ün sınırıdır. Schnitzler bunu 1893'te, bugün hâlâ öğretmeye çalıştığımız açıklıkla yazmıştır: trans, kapıyı açar; içeri girip girmemek kişiye kalır.

Ve Anatol girmez. Hipnozu bozar, Cora'yı uyandırır, ona sadık olup olmadığını hiçbir zaman sormaz. Max güler. Seyirci güler. Ben, bu sahneyi anlatırken, danışanlarımdan bazılarını düşünürüm: gerçeğin bir soru mesafesinde durduğu ve sorulmadığı anları.


Terapi odasında Anatol'ü tanırım. Yalnızca erkek değildir; yalnızca genç de değil.

Biri her ilişkisini bana bir anı gibi anlatır; hepsi çok güzeldi, hepsi bitti, hiçbirinde neyin bittiğini bilmez. Kutusu vardır: fotoğraflar, mesajlar, saklanan bir mendil. Yeni bir ilişki başladığında ilk sorduğu şey, bu ilişkinin bir gün nasıl hatırlanacağıdır. Şimdiki zaman, onun için, gelecek bir anının provasıdır.

Bir başkası, sevdiği insana tek bir soruyu sormaz. Soru bellidir; ikisi de bilir. Ama cevabın iki hâli de dayanılmazdır: evet de, hayır da. Böylece yıllarca sorulmayan bir soruyla yaşarlar. Cora'nın transı hiç bitmez.

Bir üçüncüsü, Max'tır. Herkesin derdini görür, herkese doğru şeyi söyler, kendi hayatı hakkında tek bir cümle kurmaz. Terapiye gelmesi bile bir başkası içindir. Onunla çalışırken en zor şey, gözünü kendi sahnesine çevirmektir; Max seyirci olmayı bırakmak istemez.


Varoluşçu bir bakışla Anatol, seçmeyen insandır. Her perdede bir seçim vardır: sormak ya da sormamak, kalmak ya da gitmek, evlenmek ya da evlenmemek. Anatol hiçbirini seçmez; seçimler ona olur. Son perdede, "Anatol'ün Düğün Sabahı"nda, düğününe giderken bir başka kadının yatağından çıkar. Evlenecektir; ama bunu da kendisi seçmiş gibi değildir. Perde iner.

Sartre'ın söyleyeceği şeyi Schnitzler kırk yıl önce göstermiştir: seçmemek de bir seçimdir ve bedeli en yüksek olanıdır. Anatol'ün trajedisi, mutsuz olması değildir; mutsuzluğunu bile tam yaşayamamasıdır. Her acı, bir sonraki perdenin malzemesidir.

Terapide Anatol'le çalışmak, ona bir kadın bulmak değildir. Onu bir perdenin içinde tutmaktır: bir soru, bir cevap, bir sonuç. Max'ın yapmadığı şeyi yapmak: gülmemek.


Bir Germanist ve terapist olarak Anatol'ü okurken bu adama bir tanı koymuyorum; Schnitzler de koymamıştır, oysa koyabilirdi, hekimdi. Bunun yerine yedi perde boyunca ona bakmıştır; alayla, şefkatle ve bir sahnenin arkasından. Bu bakış, bir terapistin öğrenebileceği en zor şeydir.

Zihnimde kalan görüntü, Schnitzler'in yazdığı bir sahne değil, oyunun bende devam ettiği yer: Cora uyanmış, ceketini alıyor, kapıya yürüyor. Anatol pencerede. Max koltukta, bacak bacak üstüne atmış. Kimse konuşmuyor. Kapı kapanıyor.

Soru hâlâ odada.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın