Yazılar —
Kafka'nın mektupları bize ne anlatıyor?
Felice'ye beş yüz mektup, Milena'ya hayaletler, Kierling'de konuşma fişleri
Bazı insanlar bir başkasıyla ancak yazarak yaşayabilir. Karşısında oturduğunda susar, telefonu açamaz, randevuya gelemez; ama masaya oturup kalemi alınca, o insana hiç kimsenin söylemediği şeyleri söyler. Kafka böyle biriydi. Hayatının en yoğun ilişkileri kâğıt üzerinde geçti; ve o kâğıtlar bugün romanlarından daha kalın ciltler dolduruyor.
Felice Bauer'e beş yılda beş yüzü aşkın mektup. Milena Jesenská'ya üç yılda yüzlerce. Max Brod'a, kız kardeşi Ottla'ya, nişanlısı olamayan Julie'ye. Bir de son aylarda, Kierling'deki sanatoryumda, konuşamadığı için yatağının yanına bıraktığı küçük kâğıtlar: konuşma fişleri. Bunların hepsini yan yana koyunca ortaya bir yazar değil, bir insan çıkar; yazarak yaklaşan, yaklaştıkça uzaklaşan bir insan.
Felice'ye yazdığı mektuplardan birinde Kafka, edebiyata ilgi duymadığını, edebiyattan ibaret olduğunu söyler. Bu cümleyi bir övünme sanmak kolaydır. Değildir; bir uyarıdır. Felice'ye demektedir ki: benimle evlenirsen, bir adamla değil, bir yazı masasıyla evleneceksin. Sonra nişanlanırlar. Sonra bozarlar. Sonra yeniden nişanlanırlar. Sonra yine bozarlar.
Bir Germanist olarak Kafka'nın mektuplarında en çok dikkatimi çeken şey, sıklıklarıdır. Felice'ye bazı günler iki, üç mektup yazar. Sabah bir, öğlen bir, gece bir. Berlin'deki bir kadına Prag'dan, her gün. Ama Berlin'e gitmez. Gidebilir; tren vardır, parası vardır, izin alabilir. Gitmez. Yazar.
Mektuplarında Felice'nin cevap vermemesinden yakınır; cevap geciktiğinde acı çeker; cevap geldiğinde ise çoğu zaman cevabın yeterince uzun olmadığından şikâyet eder. Okurken insan sormadan edemez: bu adam bir kadını mı istiyor, yoksa bir mektubu mu?
Milena'ya yazdıkları başka bir tondadır; daha az talepkâr, daha çok itiraf. Ona bir mektubunda mektup yazmanın hayaletlerle ilişki kurmak olduğunu söyler; yazılan öpücükler varış yerine ulaşmaz, yolda hayaletler tarafından içilir. İnsanlar bu yüzden tren, telefon, telgraf icat etmiştir, der; hayaletleri yenmek için. Ama hayaletler daha güçlüdür.
Bu paragraf, bence, mektup üzerine yazılmış en dürüst şeydir. Kafka mektubun ne olduğunu biliyordu: bir karşılaşmanın yerine konulan şey. Ve yerine konulan şeyin, karşılaşmanın kendisini giderek imkânsızlaştırdığını da biliyordu. Bilmek, durdurmaz.
Terapi odasında bu düzeni tanırım; artık mektup yerine mesaj.
Biri bir insanla aylardır yazışıyordur. Her gün, uzun uzun. Hiç görüşmemişlerdir; ya da bir kez görüşmüş, sonra yeniden yazıya dönmüşlerdir. Yazıda her şey mümkündür: kendini istediğin gibi kurarsın, cümleyi silip yeniden yazarsın, cevabı bekleyebilirsin. Yüz yüze hiçbiri mümkün değildir. Danışan bunu bilir; ama görüşme teklifi geldiğinde bir sebep bulur.
Bir başkası, karşısındaki insandan sürekli daha fazlasını ister: daha uzun cevap, daha sık, daha içten. Aldığı hiçbir cevap yetmez. Çünkü aradığı şey o insan değil, o insanın onu her an düşündüğünün kanıtıdır. Kanıt, tanımı gereği, hiç yetmez.
Bunlara "gidip görüşün" demek, Kafka'ya "Berlin'e gidin" demek kadar işe yarar. Mesele tren değildir. Mesele, karşılaşmanın taşıdığı şeydir: görülmek. Görülmek, yazıda ayarlanabilir; odada ayarlanamaz. Kafka'nın mektuplarında bunu bilen bir adam var; ve bilmesine rağmen yazmaya devam eden. Bu ikisi arasındaki mesafe, terapinin çalıştığı yerdir.
Mektupların sonu Kierling'dir. 1924 baharı, Viyana yakınlarında bir sanatoryum. Kafka konuşamaz; tüberküloz gırtlağa inmiştir. Yanında Dora Diamant ve arkadaşı Robert Klopstock vardır. Kafka onlarla küçük kâğıtlara yazarak konuşur. Bu kâğıtlar kalmıştır; "konuşma fişleri" denir.
Üzerlerinde büyük cümleler yoktur. Su ister. Çiçeklerin nasıl olduğunu sorar. Bir keresinde, ölmekte olan adam, hemşirenin uzaktaki kuşlara zarar vermemesini yazar. Bir başka kâğıtta, bir bardak biranın tadını hatırlar. Yaşamının son haftalarında Kafka'nın bütün yazısı bu kâğıtlara sığar: kısa, somut, başkasına dönük.
Beş yüz mektuplık adamın yüz kelimelik kâğıtlara varması, bana bir yazarın hikâyesinin sonundan çok, bir insanın hikâyesinin özeti gibi gelir. Felice'ye yazılan mektuplar, kendini anlatmak içindi. Kierling fişleri, yanındakilere ulaşmak için. İkisi arasında on iki yıl ve bir hayat var.
Varoluşçu bir bakışla Kafka'nın mektupları, insanın başkasına ulaşma çabasının en ayrıntılı belgesidir; ve bu çabanın nasıl kendi engeline dönüştüğünün. Kafka, bir mektup yazarken, alıcıyı da kendisi kurar: Felice mektuplarda, gerçek Felice'den daha çok Kafka'nın Felice'sidir. Bu, hepimizin yaptığı şeydir; yalnızca çoğumuz beş yüz mektup yazmayız.
Terapide bazen şu olur: danışan, aylarca anlattığı insanın gerçekte kim olduğunu bir gün sormaya başlar. O insanı kendi kurduğu hâliyle değil, olduğu hâliyle görmeye. Bu an, çoğu zaman bir kayıp gibi hissedilir; kurulan kişi, gerçeğinden daha güvenlidir. Ama kayıptan sonra, ilk kez, bir karşılaşma mümkün olur.
Kafka'ya bu mümkün oldu mu, bilmiyorum. Dora Diamant'la geçirdiği son yılın mektupları yok; birlikte yaşadılar, yazmadılar. Belki de en iyi işaret budur.
Bir Germanist ve terapist olarak Kafka'nın mektuplarını okurken, onun kaçınmalarına bir ad koymuyorum. Yüz yıl önce Prag'da, iki nişan ve bir hastalıkla yaşayan bir adamı odamdaki insanlara indirgemek, ikisine de haksızlık olurdu. Yalnızca şunu görüyorum: yazarak yaklaşmanın ve yaklaşamamanın hikâyesi, kâğıttan ekrana geçti; ama aynı kaldı.
Zihnimde kalan görüntü Kafka'nın yazdığı bir şey değil, mektupların bende devam ettiği yer: Kierling'de bir oda. Yatakta bir adam, elinde kurşunkalem. Küçük bir kâğıda bir şey yazıyor; kâğıdı uzatıyor. Karşısındaki alıyor, okuyor, başını sallıyor.
Bu kez cevap hemen geliyor.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.