Yazılar —

Kafka'nın Babaya Mektup'u ne anlatıyor?

Gönderilmeyen yüz sayfa, bir balkon ve içeride kurulan baba

Bir mektup vardır ki yazıldığı kişiye hiç ulaşmaz; ama yüz yıl sonra herkes okur. Kasım 1919'da Franz Kafka, otuz altı yaşında, Prag'da, babasına yüz sayfaya yakın bir mektup yazar. Mektubu annesine verir; annesi okur ve babaya iletmez. Mektup çekmecede kalır. Hermann Kafka oğlunun ona ne yazdığını hiçbir zaman öğrenmez.

Terapi odasında bu tür mektuplar sık yazılır. Danışan, gönderilmeyecek bir mektup yazar; ben de bazen isterim. Gönderilmeyeceğini bilmek, insanı serbest bırakır. Kafka'nın mektubunun tuhaflığı, gönderilmek için yazılmış olmasıdır. Ya da öyle görünmesi.

Mektup bir soruyla açılır. Baba geçenlerde oğluna neden ondan korktuğunu iddia ettiğini sormuştur; oğul, her zamanki gibi, cevap verememiştir. Mektup, o cevaptır: gecikmiş, yazıya dökülmüş, kendisi de bir korku belgesi olan cevap. Kafka bunu bilir ve ilk sayfada söyler: korkunun kendisi, yazmayı da güçleştirmektedir.

Bu yazıda o mektubun peşinden gitmek istiyorum. Ne söylediğinden çok, nasıl söylediğinin; ve bugün odamda oturan insanların ona ne kadar benzediğinin.


Mektubun ortalarında bir sahne vardır; okuyan herkesin hatırladığı sahne. Küçük Franz bir gece su ister; ihtiyaçtan değil, biraz da inat ve oyalanma için. Birkaç kez ister. Baba sonunda kalkar, çocuğu yatağından alır, dış koridora, Prag evlerinin avluya bakan balkonuna çıkarır ve kapıyı kapatır. Çocuk geceliğiyle orada, karanlıkta bir süre kalır.

Kafka bu sahneyi anlatırken şunu söyler: babası muhtemelen bu olayı unutmuştur. Kendisi ise yıllarca, o balkona her gece yeniden çıkarılabileceğini düşünerek yaşamıştır. Devasa bir adamın, sebepsiz, geceleyin gelip onu dışarı koyabileceği duygusu.

Bir Germanist olarak bu paragrafın kuruluşuna hayranım. Kafka olayı büyütmez; tersine, babanın gözünden bakıp küçültür: "hiçbir şey değildi belki." Sonra kendi gözünden bakar: "ama benim için her şeydi." İki bakış aynı paragrafta yan yana durur ve hiçbiri ötekini yenmez. Bu, mektubun bütün yöntemidir. Kafka suçlamaz; kendisini suçlayanın da haklı olabileceğini kabul ederek suçlar.

Bir terapist olarak ise bu sahnede başka bir şey görürüm: bir çocuğun ilk kez öğrendiği şeyi. Su isteyebilirsin; ama istemenin bedeli, dışarıda kalmaktır. Bu bilgi bir kez öğrenildiğinde hayatın her alanına yayılır. İş, evlilik, yazı. Kafka'nın nişanları neden hep bozulur, romanları neden bitmez; hepsini bu balkona bağlamak fazla kolay olurdu. Ama balkonun orada olduğunu bilmeden bunları anlamak da mümkün değildir.


Mektubun bir başka özelliği, babaya söz hakkı vermesidir. Kafka sona doğru babasının ağzından bir cevap yazar. Baba, oğlunun bütün bu mektubu aslında ona karşı bir manevra olarak yazdığını söyler: kendini masum, babasını suçlu göstermek için. Kafka bu itirazı yazar; sonra ona da hak verir. Mektubun son sayfalarında iki insan artık birbirinin cümlelerini kurmaktadır.

Bu, edebiyatın yaptığı en zor şeylerden biridir. Bir insanın, kendisini yaralayan kişinin sesini kendi içinde taşıması ve o sese yazıda yer vermesi. Terapide buna yıllarca çalışılır. Kafka'nın yaptığı, yazarak yaptığı için, daha az acı değildir; ama daha nettir.

Varoluşçu bir bakışla mektubun asıl konusu babalık değil, bir insanın kendi hayatına kim adına yaşadığıdır. Kafka mektupta iki dünya tarif eder: babanın kurduğu ve kurallarını koyduğu dünya, bir de kendisinin o kurallara göre yaşayamadığı için sürgüne gittiği dünya. Bu iki dünya arasında bir üçüncü yoktur. Yazı, belki, o üçüncü dünyanın tek kapısıdır; Kafka bunu da söyler: yazdıkları babası hakkındadır, babasının göğsünde söyleyemediklerinin uzun vedasıdır.


Odamda bu mektubu hiç okumamış insanlar onu yeniden yazar.

Biri kırk yaşındadır ve hâlâ babasının bir iş kararını nasıl karşılayacağını hesaplayarak yaşar. Baba yıllardır emeklidir; belki de umursamamaktadır. Ama içeride hâlâ balkon vardır.

Bir başkası, babasıyla her konuşmasında kendisini haklı çıkarmaya çalışır; konuşma bittiğinde ise haksız hisseder. Ne söylediği önemli değildir; babanın olası cevabını kendisi kurar ve o cevaba yenilir. Kafka'nın mektubunun sonundaki gibi: iki sesi de kendisi konuşur.

Bir üçüncüsü babasını kaybetmiştir ve ona söyleyemediği şeyler vardır. Bir mektup yazmasını öneririm; gönderilmeyecek bir mektup. Yazar. Sonra bana getirdiğinde, mektupta babanın da konuştuğunu fark ederiz. Kafka'nın yaptığı şeyi, kimse ona söylemeden, kendiliğinden yapmıştır.

Bu üç insana "babanızla aranızdakini çözün" demek pek az şey söyler. Baba bazen ölmüştür, bazen konuşmaya kapalıdır, bazen de sorun baba değil, içeride kurulmuş olan babadır. Terapinin yapabileceği şey, o iç sesle yeni bir ilişki kurmaktır: onu susturmak değil, onun karşısında yeniden konuşabilmek.


Mektup gönderilmedi. Bunun için anneyi suçlamak kolay; Julie Kafka oğlunu babasından korumak istemiş olabilir, ya da babayı oğlundan. Ama ben başka bir ihtimali daha inandırıcı bulurum: Kafka, mektubun gönderilmeyeceğini yazarken de biliyordu. Yüz sayfalık bir mektubu babaya "verilsin" diye anneye vermek, göndermemenin en nazik biçimidir. Mektup, gönderilmek için değil, yazılmış olmak için yazılmıştır.

Ve öyle olduğu için bize ulaşmıştır. Gönderilseydi Hermann Kafka okur, belki yırtar, belki cevap verirdi; mektup iki kişinin arasında kalırdı. Gönderilmediği için herkesin oldu. Bu, yazının tuhaf ekonomisidir: en özel olan, en çok paylaşılandır.


Bir Germanist ve terapist olarak Babaya Mektup'u okurken Kafka'ya bir tanı koymuyorum; Hermann Kafka'ya da. Onlar bir Prag evinde, bir yüzyıl önce, birbirlerini anlamaya çalışmış iki insan. Yalnızca, bir oğulun yüz sayfa yazıp da söyleyemediği şeyin, bugün hâlâ odamda, başka oğullar ve kızlar tarafından söylenmeye çalışıldığına bakıyorum.

Zihnimde kalan görüntü Kafka'nın yazdığı bir sahne değil, mektubun bende devam ettiği yer: Julie Kafka bir çekmeceyi açıyor. İçine kalın bir zarf koyuyor. Çekmeceyi kapatıyor. Mutfağa dönüyor; akşam yemeği var, Hermann birazdan gelecek.

Zarf orada. Kimse açmıyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın