Yazılar —
Foucault: deliliğin tarihi ve itiraf eden hayvan
Kapatılanlar, gözetlenenler ve terapi odasındaki iktidar
1948'in bir gecesi, Paris'te, École Normale Supérieure'ün yatakhanesinde yirmi iki yaşında bir öğrenci kendini öldürmeye çalışır. Kurtarılır. Babası, Poitiers'li bir cerrah, onu Sainte-Anne Hastanesi'ndeki bir psikiyatriste götürür. Genç adam toparlanır, okulunu bitirir, psikoloji diploması alır ve birkaç yıl sonra aynı Sainte-Anne'ın koridorlarında, bu kez beyaz önlükle, hastaların beyin dalgalarını kaydeden bir laboratuvarda çalışır. Adı Michel Foucault'dur. Kapının iki yanında da durmuş bir adam.
Foucault'yu çoğu insan bir iktidar filozofu olarak tanır: hapishaneler, klinikler, gözetim, bilgi ve iktidar. Hepsi doğru. Ama ben bu yazıda onu başka bir yerden okumak istiyorum; bir terapistin, kendi odasında oturduğu sandalyeye dönüp bakması gibi. Çünkü Foucault'nun yazdığı her şey, bir yerde benim mesleğimin de tarihidir. Ve bu tarih, insanın her zaman okumak istediği türden bir tarih değildir.
Az bilinen bir ayrıntıyla başlayayım. 1954'te Foucault'nun yayımlanan ilk metinlerinden biri, İsviçreli psikiyatr Ludwig Binswanger'in Traum und Existenz'inin Fransızca çevirisine yazdığı giriştir. Giriş, metnin kendisinden uzundur. Binswanger, Heidegger'den yola çıkan Daseinsanalyse'nin kurucusudur; rüyayı bir belirti olarak değil, bir varoluş biçimi olarak okur. Genç Foucault bu düşünceye tutulur: rüyada insan kendi dünyasını kurar; ve o dünyayı anlamak, onun sahibini anlamaktır, onu sınıflandırmak değil.
Bu başlangıcı önemsiyorum, çünkü sonra gelen her şey bu ilk sevginin hayal kırıklığı gibi okunabilir. Foucault Daseinsanalyse'den uzaklaştı ve arşivlere gömüldü; İsveç'te, Uppsala'nın kütüphanesinde, yüzyıllık hastane kayıtları, kararnameler, hekim notları arasında. Oradan bir kitap çıktı: Deliliğin Tarihi.
Bir Germanist olarak bu kitabı bir roman gibi okurum; ilk bölümünü özellikle. Foucault, ortaçağın sonunda Avrupa nehirlerinde dolaşan "deliler gemisi" imgesiyle başlar: şehirlerin delilerini bir gemiye bindirip suya bıraktığı, delinin hep yolda, hep bir eşikte olduğu bir dünya. Sebastian Brant'ın Narrenschiff'i, Bosch'un tablosu. Deli o zaman henüz dışarıda değildi; aramızdaydı, ama yoldaydı.
Sonra 1656 gelir. Paris'te Hôpital général kurulur ve birkaç ay içinde şehir halkının yüzde birinden fazlası kapatılır: deliler, dilenciler, işsizler, ahlaksız sayılanlar, aynı duvarların arasına. Foucault buna "büyük kapatılma" der. Delilik artık bir yolculuk değil, bir mekândır. Ve en ince gözlemi şudur: bir buçuk yüzyıl sonra Pinel delilerin zincirlerini çözdüğünde, bu bir kurtuluş olarak anlatılır; oysa zincirin yerini başka bir şey alır: bakış. Deli artık zincirlenmez; izlenir, yargılanır, kendi kendini yargılamaya davet edilir. Duvar dışarıdan içeriye taşınmıştır.
Yirmi yıl sonra Gözetlemek ve Cezalandırmak'ta aynı düşünce en saf biçimini bulur: Jeremy Bentham'ın Panoptikon'u. Ortada bir kule, çevresinde hücreler; kuledeki gözcü herkesi görür, kimse gözcüyü göremez. Sonunda kuleye kimsenin oturması bile gerekmez. İnsan, izlendiğini varsaydığı için kendini izler.
Şimdi terapist. Bu sayfaları okuduğumda, itiraf edeyim, rahat değilim. Çünkü terapi odası da bir kuledir; en azından olabilir. Bir taraf konuşur, öbürü dinler. Bir taraf hayatını anlatır, öbürü anlatmaz. Bir taraf not tutar, öbürü o notları görmez. Ve odanın dilinde, bir insanın acısını bir adla karşılamanın, onu bir kutuya yerleştirmenin her zaman hazır bir yolu vardır.
Cinselliğin Tarihi'nin ilk cildinde Foucault, Batı insanının "itiraf eden bir hayvan" olduğunu yazar. Günah çıkarma hücresinden psikanalizin divanına uzanan bir çizgi çizer: insan kendi hakkındaki hakikati söylemeye çağrılır; ve o hakikati dinleyen, yorumlayan, ona anlam veren hep bir başkasıdır. İtiraf eden konuşur, iktidar dinler.
Bu cümleyi bir suçlama olarak değil, bir ayna olarak alıyorum. Danışanım konuştuğunda, onu dinleyen ben, onun hakikatinin sahibi miyim? Söylediğini benim kategorilerime mi çeviriyorum? Yoksa Binswanger'in genç Foucault'yu büyüleyen yolunda, onun dünyasını onun içinden anlamaya mı çalışıyorum? Bu iki tutum arasındaki fark, iki ayrı terapi okulu arasındaki fark değildir; aynı terapistin aynı seans içindeki iki ayrı anıdır.
Terapi odasında Foucault'yu tanırım; çoğu zaman danışanın yüzünde.
Biri ilk görüşmeye bir kâğıtla gelir. Üzerinde internette okuduğu bir ad vardır; son aylarda kendi adından daha sık kullandığı bir ad. "Ben buyum" der. O kâğıdı ona geri vermem; ama masaya, aramıza koyarız. "Bu kâğıt sizin hakkınızda ne biliyor, ne bilmiyor?" Kâğıt çok şey bilir. Bilmediği şey, onun sabahları neden pencereyi açtığıdır.
Bir başkası kuleyi içine yerleştirmiştir. Kimse onu izlemez; ama o her hareketini görünmez bir gözün önünde yapar. Yemek yerken, konuşurken, yalnızken bile. Panoptikon'un en başarılı mahkûmudur: gözcüye ihtiyacı kalmamıştır. Onunla çalışmak kuleyi yıkmak değil, önce kulenin kime ait olduğunu sormaktır. Genellikle bir yüzü vardır; bir anne, bir öğretmen, bir mahalle.
Bir üçüncüsü bütün hayatı boyunca itiraf etmiştir: ailesine, hocasına, imama, eşine. Terapiye de itiraf etmeye gelir. Ona ilk anda tuhaf gelen bir şey söylerim: "Burada itiraf etmek zorunda değilsiniz. Burada yalnızca anlatabilirsiniz." İtiraf bir hüküm bekler; anlatı beklemez.
Varoluşçu bir bakışla Foucault'nun son yılları beni en çok etkileyenlerdir. Ölümünden önceki derslerinde, Collège de France'ta, Antik Yunan'a döner ve iki kavram üzerinde durur: "kendilik kaygısı" ve parrhesia, yani cesaretle doğruyu söylemek. Burada artık iktidarın kuşattığı bir özne yoktur; kendisiyle ilgilenen, kendi hayatını bir eser gibi biçimlendiren, doğruyu söylemenin bedelini göze alan bir insan vardır. Kapatılmanın tarihçisi, sonunda özgürlüğün pratikleri üzerine konuşur.
Bu dönüşü bir terapist olarak tanıdık bulurum. Terapi, iktidarın odadan bütünüyle kovulabileceği bir yer değildir; böyle bir yer yoktur. Ama iktidarın görünür kılınabileceği, adının konabileceği, dengelenebileceği bir yerdir. Ve belki de en iyi anlarında, iki insanın birbirine parrhesia ile, yani korkmadan ve korkutmadan konuştuğu bir yerdir.
Bir Germanist ve terapist olarak Foucault'yu okurken onun hakkında bir hüküm vermiyorum; o, verilecek her hükmün bir iktidar biçimi olduğunu bize zaten öğretti. Yalnızca kapının iki yanında da durmuş bir adama bakıyorum: önce yatakta, sonra önlükle, en sonunda masada, yazarken.
Zihnimde kalan görüntü kitaplardan değil, o koridordan: Sainte-Anne, bir sabah. Genç bir adam bir kapının önünde durur. Bir zamanlar bu kapıdan hasta olarak geçmişti; şimdi elinde bir dosya var. Kapıyı açmadan önce bir an bekler.
O bir an, bütün kitaplarından uzun sürer.
Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.