Yazılar —

Hesse: analizden geçmiş bir yazar

Lang'ın odasından Demian'a, Bozkırkurdu'ndan Ego-State'e

1916 baharında, Luzern yakınlarında bir sanatoryumda, otuz dokuz yaşında bir yazar bir psikiyatrın karşısına oturur. Yazarın babası az önce ölmüştür; karısı ağır bir ruhsal bunalımdadır; en küçük oğlu hastadır; kendisi ise Birinci Dünya Savaşı'na karşı yazdığı yazılar yüzünden Almanya'da vatan haini ilan edilmiştir. Uyuyamamakta, çalışamamakta, baş ağrılarından kurtulamamaktadır. Psikiyatrın adı Josef Bernhard Lang'dır; Jung'un öğrencisidir. Yazarın adı Hermann Hesse.

Bir yıl içinde yetmişe yakın seans yaparlar. Hesse rüyalarını anlatır, resimler çizer, defterler tutar. Ve seanslar sürerken, birkaç hafta içinde, bir roman yazar: Demian. Kitap 1919'da takma adla çıkar; kimse Hesse'nin yazdığını bilmez. Genç okurlar kitabı bir vahiy gibi karşılar. Thomas Mann, sonradan, savaştan dönen kuşak üzerindeki etkisini Werther'e benzetecektir.

Bu yazıda Hesse'yi bir yazar olarak değil, bir hasta olarak okumak istiyorum; ama bunu söylerken hemen düzeltmeliyim: bir hasta olarak değil, terapiden geçmiş bir yazar olarak. Fark önemlidir. Hesse, Alman edebiyatında analizden geçtiği bilinen ve analizini yazıya dönüştüren ilk büyük yazardır. Demian, bir analizin romanıdır; Bozkırkurdu, ikinci bir analizin. Bu kitapları okumak, bir terapinin içini görmektir; ama hastanın değil, sanatçının gözünden.


Önce hayat; çünkü Hesse'de hayat ile kitap ayrılmaz. Calw'da, Kara Orman'ın kenarında, misyoner bir ailede doğar. On dört yaşında Maulbronn manastır okuluna gönderilir; yedi ay sonra kaçar. Bir tarlada bir gece geçirir, bulunur, geri getirilir. Sonra intihar girişimi; sonra bir "sinir hastaları" kurumu; sonra çıraklık, kitapçılık, ilk şiirler. Hesse, hayatının ilk yirmi yılını, verilmiş bir hayattan kaçarak geçirir. Maulbronn'daki o kaçış, bütün romanlarının çekirdeğidir: birinin, kendisi için kurulmuş dünyadan çıkıp yürümesi.

Bir Germanist olarak Hesse'yi Alman edebiyatının "Bildungsroman" geleneği içine yerleştiririm: Goethe'nin Wilhelm Meister'i, Keller'in Yeşil Heinrich'i, bir gencin dünyaya girmesi. Ama Hesse bu geleneği tersine çevirir. Onun kahramanları dünyaya girmez; dünyadan çıkar. Sinclair'in Demian'ı, Siddhartha'nın nehri, Harry Haller'in sihirli tiyatrosu: hepsi verili dünyanın dışına açılan kapılardır. Hesse'nin Bildung'u, içe doğru bir Bildung'dur.


Şimdi terapist. Hesse'nin Lang'la analizi ne yaptı?

Kendisi anlatır: analiz ona "kendi içinin karanlığına inmeyi" öğretti; ve orada bir şey bulmayı. Jung'un o yıllardaki fikirleri, gölge, anima, bireyleşme, Demian'ın her sayfasında görünür. Sinclair'in iki dünyası, ışıklı ev ile karanlık sokak, Jung'un bilinç ile gölgesidir. Demian figürü, Sinclair'in "kendisi"dir; ona kendisini gösteren iç figür. Abraxas, iyiyle kötüyü birleştiren tanrı, Jung'un karşıtların birliğidir. Kitap, bir analizin kuramını değil, yaşantısını verir.

Bir terapist olarak beni asıl ilgilendiren şey, Hesse'nin analizi nasıl kullandığıdır. Analiz onu iyileştirmedi; Hesse hayatı boyunca depresyonla yaşadı, ikinci evliliği de dağıldı, 1920'lerin ortasında intiharı yeniden düşündü. Analiz ona başka bir şey verdi: iç dünyasına bir dil. Ve o dille, iç dünyasını başkalarının okuyabileceği hâle getirdi. Bu, terapinin her zaman vaat ettiği ama nadiren gerçekleştirdiği bir şeydir: acıyı ortadan kaldırmak değil, acıyı bir biçime sokmak.

1927'de Bozkırkurdu çıkar. Harry Haller, elli yaşına yaklaşan, yalnız, bölünmüş bir adam; içinde bir insan ve bir kurt taşıdığına inanıyor. Kitabın ortasındaki "Bozkırkurdu Üzerine Risale", Harry'ye dışarıdan bakan bir metin, ona bir şey söyler: iki değil, yüzlerce parçasın; insan ile kurt ayrımı çocukça bir basitleştirmedir. Bu, Ego-State terapisinin altmış yıl önceden söylenmiş özetidir. Kişilik bir bütün değil, bir topluluktur; ve iyileşme, parçaları birleştirmek değil, parçaların birbirini tanımasıdır. Sihirli tiyatro, "yalnızca deliler için", tam olarak bunu yapar: Harry'ye kendi parçalarını gösterir. Bir sahne, yüz kapı, her kapının arkasında Harry'nin bir başka hâli.


Terapi odasında Hesse'yi tanırım; en çok yirmili yaşlarında ve ellili yaşlarında.

Biri Sinclair'dir. Yirmi yaşında, "ışıklı ev"den çıkmıştır ve karanlık sokakta ne yapacağını bilmemektedir. Ailesinin dünyası ona dar gelir; kendi dünyası henüz yoktur. Ona Demian'ı vermem; ama Demian'ın yaptığını yaparım: ona kendisinin bir parçasını gösteririm, henüz görmediği. Bu, terapide en güzel işlerden biridir; genç bir insanın iç dünyasına ilk kez bir dil vermek.

Bir başkası Harry Haller'dir. Elli yaşında, bölünmüş, "içimde iki insan var" der. Onunla çalışırken Risale'nin yaptığını yaparım: iki değil, çok; ve çok olmak hastalık değildir. Ego-State çalışmasında bu adamın "kurt"unu çağırırız; kurt konuşur; kurdun da bir derdi vardır. Harry'nin sihirli tiyatrosu, bizim odamızda, bir sandalyeye oturmaktır.

Bir üçüncüsü Maulbronn'dan kaçan çocuktur. On dört yaşındadır, kendisi için kurulmuş bir hayattan kaçmıştır; okul, aile, gelecek. Bir gece dışarıda kalmış, bulunmuş, geri getirilmiştir. Ona Hesse'nin kaçtığını söylemem; ama kaçışın bir hastalık olmadığını bilirim. Bazı çocuklar kendi hayatlarına ancak kaçarak varır. İş, kaçışı cezalandırmak değil, kaçtığı yerde ne aradığını sormaktır.


Varoluşçu bir bakışla Hesse'nin bütün eseri, "kendin ol" buyruğunun romanlaştırılmasıdır; ama Hesse bunu Nietzsche'den ve Jung'dan alıp yumuşatmıştır. Kendin olmak, Hesse'de, bir zafer değil, bir yoldur; ve yol, çoğu zaman, bir nehrin kenarında oturmakla biter. Siddhartha'nın nehri, Hesse'nin bulduğu cevaptır: kendini aramak, bir gün, aramayı bırakıp dinlemeye dönüşür. Bu, terapide de öyledir. Yıllarca kendini arayan danışan, bir gün, aramayı bırakır ve orada olur. Nehir akar.

Hesse hakkında bir de şunu söylemeliyim: 1960'larda Amerika'da bir kült oldu, çiçek çocuklarının yazarı, ucuz bir mistisizm. Bu, ona haksızlık. Hesse'nin kitapları mistik değil, klinik olarak dürüsttür: bir insanın kendi içiyle yaptığı, analizden geçmiş bir yazarın kaydettiği bir mücadele. Bozkırkurdu, LSD için değil, elli yaşındaki adamın bölünmüşlüğü için yazılmıştır. Ve öyle okunmalıdır.


Bir Germanist ve terapist olarak Hesse'yi okurken ona bir tanı koymuyorum; kendisi Lang'a ve Jung'a gitmiş, gereken tanıyı almış, sonra o tanıyı kitaplara çevirmiştir. Yalnızca, terapiden geçmiş bir yazarın, terapinin verdiği dille neler yazabildiğine bakıyorum: Demian, Bozkırkurdu, nehir. Odamda oturan insanların çoğu yazar değildir; ama onlar da terapiden bir dil alır ve o dille kendi hayatlarını yazar. Kitap olmaz; hayat olur.

Zihnimde kalan görüntü Hesse'nin yazdığı bir sahne değil, hayatının bende devam ettiği yer: Montagnola, bir yaz akşamı. Bir bahçe, bir hasır şapka, bir sulama kovası. Yaşlı bir adam gülleri suluyor. İçinde kurt yok, Demian yok, nehir var.

Suluyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın