Yazılar —

Remarque: cepheden dönmek, kendi odasında yabancı olmak

Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'un izin bölümü ve kız kardeşi asılan yazar

1943'te Berlin'de bir kadın, "vatana ihanet" ve "bozgunculuk" suçlamasıyla halk mahkemesinde yargılanır. Bir müşterisine savaşın kaybedildiğini söylemiştir; bir terzidir. Yargıç Freisler ölüm kararını okurken ekler: kardeşiniz ne yazık ki elimizden kaçtı, ama siz kaçamayacaksınız. Kadının adı Elfriede Scholz'dur; kardeşi, Erich Maria Remarque. O sırada Amerika'dadır; kitapları on yıldır Almanya'da yasaklıdır ve 1933'te meydanlarda yakılmıştır.

Bir kitabın yazarın kız kardeşini idam ettirebilmesi, edebiyatın gücü üzerine söylenmiş her şeyden daha fazlasını söyler. Kitap, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'tur. 1929'da çıkmış, bir yılda bir buçuk milyon satmıştır. Naziler onu yalnızca yasaklamamış, yazarını yok edememenin öfkesini ailesinden almıştır. Bu yazıda o kitaba ve yazarına bir Germanist ve bir terapist olarak bakmak istiyorum; savaşın değil, savaştan dönmenin kitabı olarak.

Remarque'ın kendisi cephede yalnızca birkaç hafta kalmıştır; 1917'de yaralanmış, savaşın geri kalanını hastanede geçirmiştir. Kitap, o hafta ve o hastaneden çıkar; ama kahramanı Paul Bäumer, bütün savaşı yaşar. Paul on dokuz yaşındadır, öğretmeninin yurtsever konuşmalarıyla gönüllü olmuştur ve sınıf arkadaşlarıyla birlikte cepheye gider. Kitap, arkadaşların birer birer ölüşünü anlatır. Sonunda Paul da ölür; 1918 Ekim'inde, "o kadar sakin bir günde ki ordu raporu tek bir cümleyle yetinmiştir": Batı cephesinde yeni bir şey yok.


Bir Germanist olarak bu kitabı Trümmerliteratur'un öncüsü sayarım; on beş yıl önce yazılmış olsa da. Dili aynı ilkeyle kurulmuştur: kısa cümle, sıfat yok, yorum yok. Paul anlatır; ölen arkadaşını, bombardımanı, siperdeki fareleri, bir Fransız askerini bıçakladığı geceyi. Hiçbir yerde "korkunç" demez. Korkunçluk, cümlelerin kısalığındadır. Remarque, Böll'den önce, Borchert'ten önce, Almanca'nın savaş için büyük kelimelere ihtiyacı olmadığını göstermiştir; küçük kelimeler yeter, kısa tutulursa.

Ama kitabın asıl konusu cephede değildir; kitabın asıl konusu, Paul'ün izne geldiği bölümdedir. Paul, birkaç haftalığına memleketine döner. Annesi hastadır. Babası ona cepheyi sormak ister; arkadaşlarına anlatsın diye. Eski öğretmeni hâlâ vatanseverlik konuşmaları yapmaktadır. Paul odasına çıkar, kitaplarına bakar; bir zamanlar okuduğu kitaplar. Ve onları okuyamaz. Kelimeler ona bir şey söylemez. Kendi odasında bir yabancıdır. İzin bitmeden önce geri dönmek ister; cepheye. Çünkü orada en azından kim olduğunu bilmektedir.

Bu bölüm, savaş edebiyatının değil, travma edebiyatının doruğudur. Paul'ün kitaplarını okuyamaması, Chandos'un kelimeleri çürümüş mantarlar gibi bulmasıdır; bu kez bir on dokuz yaşındaki askerde. Ve babasının cepheyi anlatmasını istemesi, Beckmann'a kapanan kapıdır; bu kez kapı açıktır, ama içeridekiler yanlış şeyi istemektedir.


Şimdi terapist. Remarque'ın kitabı bana ne öğretiyor?

İlkin, dönüşün savaştan zor olduğunu. Paul cephede korkar, ama yaşar; memlekette korkmaz, ama yaşayamaz. Bugün buna bir ad vardır: travma sonrası stres, "moral injury", yeniden entegrasyon sorunları. Remarque'ın 1929'da adsız olarak yazdığı şey, bugün klinik el kitaplarında bölüm başlığıdır. Ama Remarque bir şeyi el kitaplarından iyi anlatır: dönen insanın odasında yabancı oluşunu. Kitaplar aynı, oda aynı, kendisi başka.

İkinci olarak, susmayı. Paul babasına cepheyi anlatmaz; anlatamaz. Ve anlatmamak, bir seçim değil, bir imkânsızlıktır: dinleyenin dinleyemeyeceğini bilmek. Travma terapisinde bu "ikinci yara"dır; anlatılamayan şeyin yarası. Ve Remarque, bunu bir roman olarak yazarak, Paul'ün anlatamadığını bütün Almanya'ya anlatmıştır. Bir buçuk milyon okur, Paul'ün babasının duyamadığını duymuştur. Edebiyat, bazen, konuşamayanın yerine konuşur.

Üçüncü olarak, "kayıp kuşak"ı. Kitabın ön sözünde Remarque, bir suçlama ya da itiraf yazmadığını, yalnızca savaş tarafından yok edilmiş bir kuşağı anlatmak istediğini söyler; bombalardan kurtulmuş olsalar bile. Bu cümle, bir terapistin travma hakkında söyleyebileceği en kısa şeydir: kurtulmak, yok edilmemiş olmak demek değildir.


Terapi odasında Paul Bäumer'i tanırım. Cepheden değil; ama bir yerden dönmüştür.

Biri bir felaketten dönmüştür; deprem, kaza, hastane. Evine gelmiştir ve evinde yabancıdır. Eşyaları, kitapları, sokağı; hepsi aynı, hepsi yabancı. "Cepheye dönmek istiyorum" demez; ama "orada daha iyiydim" der. Orada, en azından, ne yaptığını biliyordu. Onunla çalışırken odayı yeniden kurmam; onu odaya yeniden sokarım. Yavaş. Bir kitap, bir sandalye, bir pencere.

Bir başkası Paul'ün babasıdır. Dönen birini, oğlunu, eşini, kardeşini karşısına almış ve "anlat" demiştir. Anlatılmayınca kırılmıştır. Ona Remarque'ın babayı nasıl yazdığını anlatırım: kötü niyetli değil, yalnızca yanlış şeyi isteyen bir adam. Dönen insan, anlatmak istemez; olduğu gibi kabul edilmek ister. Bu iki şey arasındaki fark, bir ailenin bütün sessizliğidir.

Bir üçüncüsü Elfriede'dir. Yani: bir başkasının yaptığı şeyin bedelini ödeyen. Kardeşi kaçtığı için asılan kadın. Odamda, ailenin bir üyesinin eyleminin bedelini ödemiş insanlar oturur; baba içmiş, çocuk utanmış; kardeş gitmiş, kalan cezalandırılmış. Bu insanlarla çalışırken ilk iş, borcun kime ait olduğunu ayırmaktır. Elfriede, kardeşinin kitabı için ölmüştür. Remarque bunu bilerek yaşadı; kitaplarından birini ona adadı. Borç ödenmez; ama adı konur.


Varoluşçu bir bakışla Remarque'ın kitabı, anlamsızlığın kitabıdır; Frankl'ın en zor vakası. Paul'ün ölümü, hiçbir şey için değildir; ordu raporu bunu bir cümleyle söyler. Ve Frankl'ın "tavır değeri" burada bile vardır: Paul, ölmeden önce, bir Fransız askerinin cesedinin yanında, ona bir adres yazacağına söz verir; karısına yazacak, onun nasıl öldüğünü anlatacaktır. Söz tutulmaz; Paul ölür. Ama söz verilmiştir. Anlamsız bir savaşın ortasında, bir insan bir başkasına söz vermiştir. Frankl, bundan fazlasını istemezdi.

Heidegger olsa "ölüme doğru varlık" derdi; ama Paul'ün ölümü Heidegger'in ölümü değildir, sahih bir ölüm değildir, bir ordu raporunun dipnotudur. Remarque, Heidegger'e karşı, sıradan ölümün yazarıdır. Ve sıradan ölüm, terapide karşılaştığımız tek ölümdür.


Bir Germanist ve terapist olarak Remarque'ı okurken Paul'e bir tanı koymuyorum; 1929'da tanı yoktu, bugün olsa da bir romana koyulmaz. Yalnızca, cepheden dönüp kendi odasında yabancı olan bir gencin, bugün odamda başka yerlerden dönüp aynı yabancılığı yaşayan insanlara ne kadar benzediğine bakıyorum. Ve bir kitabın, yazarının kız kardeşini asacak kadar tehlikeli bulunmasına: bir kitap ancak doğru bir şey söylüyorsa bu kadar tehlikeli olur.

Zihnimde kalan görüntü Remarque'ın yazdığı bir sahne değil, romanın bende devam ettiği yer: Bir çocuk odası, öğleden sonra. Rafta kitaplar. Üniformalı bir genç, bir kitabı elinde tutuyor, açıyor, bakıyor. Kelimeler var. Okumuyor. Kitabı rafa koyuyor.

Geri dönecek. Orada kim olduğunu biliyor.

Bu yazıdaki düşünceler edebî bir okumadır; hiçbir yazara ya da kişiye tanı koymaz.

WhatsApp ile yazın